Kendi İsmini He-ce-le-mek!

Son acılar üstüne..

Uzun bir iş günü.. bitmeyen mail sürüsü.. Yoo! Bitti aslında.. son dakikada gelenler yarına kalabilir. Servis mail beklemez.

Bilgisayarı kapatıp koşar adımla önce asansör sonra turnikeler ve nihayet servis, her zamanki koltuk; En arka soldan ikinci koltuk cam kenarı.

Bir yerlerde okumuştum, büyük ihtimal internetten ve büyük ihtimalle onedio.com yani; mesai sonrası evde hiçbir şey yapmadan duramayan; durmak istemeyenlerin mause ve klaye ile bir iş yaptım tatmini; bilgi kaynağı; ulaşılamayan ülkelere ait sahiller, evler, doğa harikalarına bakıp iç geçirten içerikleriyle dolu kıskançlık mekanı.

Diyordu ki yazıda; “her akşam gittiğiniz yoldan eve gitmeyin. Değişiklik yapın, ezberlemeyin hayatı..”
“Ne daldın yine be?”

Sağ cam kenarı sahibinden gelen soruya cevaben sanki aklımdan geçenleri biliyormuş gibi cevap verme hatası;

“Başka yoldan gitsin bu akşam servis!”
“Yine mi güzergah değişti?”
“Yok diyorum ki sahilden gitsin bu akşam mesela”
“Sahilden gidilir mi? Naptın? Eve gidemeyiz valla!” tam bir şoför cevabı. Haklılığı yadsınamaz. Onun işi maillere cevap vermek gibi; eve gitmek için harcanan mesai ve öncelik son dakikada gelen mail gibi son dakikada gelen teklifleri trafiğin akışına göre cevaplamak.
“E! kalk gidelim sahile madem. Bir çay içeriz.. bi kahve.. bi bira?”
“Teşekkürler!ama..”
“Eve gitmen lazım!”
“Aynen”

Ellidokuzuncu gün ve haftasonlarını saymazsak aldığı yirminci aynı cevap. En yakın arkadaşınız ile aynı işyerinde çalışmak bir ayrıcalık aslında. Haftasonu sarhoş olup yanında içer dağıtır türlü saçmalıklar yaparsınız ve haftaiçi bunları görmemiş gibi iş hayatına devam edersiniz. Evinin yürüme mesafesinde olması ise sanki evrenden size iletilmiş özel bir jest gibidir. Ne var ki bazı durumlarda değil yürüme mesafesi yanyana bile olmak istemezsiniz hiçkimseyle ve o kadar eski bir dosttur ki bunu anlayışla karşılar ve “sen de bizi yedin ha!” kaprisiyle zaten yorgun olan ruhunuzu daraltmaz. Arada bir deneme yapar ve cevabını alıp geri çekilir. Aslında bu akşam ki cümlemi tonlaması“ sabrım bitiyor! Tokatı yiyeceksin ağzının ortasına az kaldı!” demenin usturuplucası oluyor.

Ancak kendi kendinize aşmanız gereken durumlarda yapılan bu müdahelelere aldırış etmemek gerek. Yaşanacak her sıkıntı, daralma ve çıkışlara; ağlama nöbetlerine, yastıkla yapılan “uyut beni lanet olası! Sana bunun için para verdim!” savaşlarını kendiniz yaşamalı ve acının yavaş yavaş akıp gitmesine izin vermelisiniz… Bu bilmiş bilmiş konuşana bak sen dediğinizi duyar gibiyim. Asıl saçmalamayı eve girdikten sonra yaşadığım hezeyanlar başlatıyor. Ve bitmiyor… Bitemiyor… Azalıyor mu? Bilemiyorum. Bitsin istiyor muyum? Bilmiyorum.

Karakterim gereği olsa gerek; gülmek yaşamaktır ama hüzün de yaşadığını ispatlamaktır felsefesini taşıdığımdan, hayatımın her anında mutlu olmakla kendimi koşullandırmış ama hüznü hissedersem de bunu geçiştirmek yerine; acının içime, yüzüme, gülümsememe, gözlerime konmasına izin vermiştim. İtiraf etmek gerekirse bu sefer hüznün en oturaklısını misafir ediyorum ve bu yüzsüz hüzün, hiç üstüne bile alınmıyor uykusuzluklarımın sebebi olmasını. Oturduğu yerde dursa iyi de; misafirin yaramaz piçi gibi orda burda dolaşıp, sağı solu kurcalıyor içimdeki derinliklerde. Evladım yapma! diye bağırırken o hiç oralı olmayıp zihnimin derinliklerindeki mutlu anlarımın fotoğraflarını çıkarıp oraya buraya saçıyor.

Görmek istemediğim, hatırlamak istemediğim her şey ortalıkta darmaduman. Evden gidince temizlerim diyerek kendi haline bırakıyorum; gitmiyor! İçim darmaduman toparlamak zor. Şimdi bunca hatırayı alıp tek tek zihnimin karanlıklarına gömmek için kaldığı gün kadar toparlamam gerekecek. Toparlarken yine içim acıyacak; katmerlenecek; insanız küfredeceğim, güzel hatıralara dokundukça kirlenecek.

Alkol? Gırla tükettim ilk 15 gün. Alkolik galiba içimde dolanan bu hüzünlü piç. İçtikçe coşuyor. Hatıraların içinden en önemli, en yürekli, en cesaret verici konuşmaları buluyor; kayıtlı bilinçaltımdan. Bağıra bağıra tekrar tekrar söylüyor;

“Biz biriz.. tek bir ruhuz.. sensizlik yüreğime ağır geliyor.. iki gündür görmüyorum seni, suratımdan okunuyor sensizlik.. ne olur beni bu kadar bırakma bir daha…” arkada çalan şarkı Cranberries Daffodil lament..

I can’t sleep here…

Alkolden içimdeki tüm mikropların öldüğüne karar verdiğimde içmeyi bıraktım.. ama sigara.. o halen içime çekip durduğum ağır tütün kokusu ile yer değiştirmesi gerek burnumun dibinden gitmeyen teninin kokusunun..

Bu akşam trafik daha az. Ne ara indim araçtan bilmiyorum. Eve gidip merdivenleri çıkarken koşturmamı dindirmek için; nefesimin kesilmesini, başımın dönüp gözlerimin kararmasını farketmem için anahtarlarımı düşürmemin gerekmesinden farkettim ki dünden farkı olmayacak bu akşam da..

Saat 18:27..

Eve gelmek için köşeyi dönmene 10 dakika var. Sigaram, çakmağım, kültablam (yani yer karoları balkonun ) hepsi yerinde bekliyor. Üstümü çıkarmama gerek yok yatarken soyunuyorum zaten.. zaten karşı komşu da alıştı beni balkonda takım elbise ile görmeye.. 70 lerinde bir bayan.. bana karşı balkondan eşlik ediyor..

“Onunsa daima yol mu, para mı, mektup mu, bir düşündüğü var”

Elli dokuz gündür balkondayım. Son iki senedir her akşam yaptığın gibi köşeyi dönüp gelmeni izlediğim gibi izliyorum boş köşeyi. Kediler, köpekler, arabalar ve insanlar geçiyor.. o kadar iyi tanıyorum ki seni; yürüşündeki o salınmayı; omuzlarını sallayışını ve dünyayı ben yarattım ben yıkarım edasını, başka biriyle hiç karıştırmadım..

Sigaram bitmeli sen gelmeden.. bilirim sevmezsin tütün kokusunu saçımdaki, tenimdeki.. bir an önce içip dişlerimi fırçalamalıyım duşta olmalıyım sen geldiğinde.. Sahi biliyor muydun? Görüyor muydun beni üçüncü katta seni görür görmez sigaramı söndürüp içeri girdiğimi.. Görüyordun ki eve gelince yüzündeki “3 dakika önce ne yaptığını biliyorum” gülümsemeni takınıyordun; gamzelerinle..

Gelmedin ve ben duşa yine gece yarısı girmek zorunda kaldım. Kendimi zorluyorum artık sabah erken kalkmamak için akşam duş almaya. Zaten paket bitti.

Uyumak..

Herhalde işin en zor kısmı bu olsa gerek. Yastıkla yapılan “görevini yap” konuşmasından sonra uykuya dalıp kısa sürede zıplayarak uyanmanın zamanı; sabaha kadar süren.. İyiki hemoroid kremini icat etmişler yoksa gözlerimin altındaki torbaları mandalla kulaklarımın arkasına tuttuşturmak zorunda kalırdım. Cep telefonlarının bize aşıladığı en kötü alışkanlık; titremeler. Titreme uyarısına ayrı bir duygu geliştirdik son on beş yılda ve bu benim nazarımda altıncı duygunun yerini aldı bile. Çünkü; tanımı yok.. Olaylara ve durumlara göre titremeler farklı duygular uyandırıyor; korku, heyecan, sevinç, tiksinme, bıkkınlık ve bazen hepsi.. Kısa süreli daldığım, rem uykusuna geçemediğim bu gecelerde her kısa uyku arasında onu gördüğünü sanmak rüyanda. Hele ki “o arıyor” yazan bir telefonun titremesini hissetmek ve zıplayarak telefona saldırdığında sadece rüya olduğunu farketmek.. ve yine ağlamak. Tabii ki baş ucumda yedek bir sigara paketi var ve çakmak yanmamalı ki sövecek şeylerim artsın. Derdim az ya.. ekle üstüste ver coşkuyu, ızdırabı; sevgili evren.

Akıllı telefonların yarattığı “emin misin?” sorusu ile silmekten vazgeçtiğin fotoğraflar ve whatsapp mesajlarını açıp bakmak yine ve yine.. En son mesajını görmezden gelmeye çalışmak.. Gayet akıllı biriydin, halen öylesindir diye ummaktayım ki; zekanla beni alt ettiğin gibi kendi kendini de alt edip pişmanlık duyacak kadar duygusal zekanı da geliştirecek kıvama bir gün erersin..

En son mesajı bir sevgilinin “elveda” olabilir.. “bitti” kısa ve net, ayrıca asil..

“ben yapamıyorum” nefret bir yakarış. “Yapama! yapacak birileri vardır!” cevabına ön söz gibi.. “sen daha iyisine…” eeehh bi siktir git demenin nezaketli versiyonu..

Ama öyle olmadı.. senden bir fotoğraf geldi en son mesajında.. İlan-ı terk konuşmanda başka birine aşık olduğunu anlatan sözlerine inanmayışıma örnek olsun diye yeni sevgilinle göz göze fotoğrafını göndermek.. işte bu dostum hakikatten de bakılmaması gereken son mesaj budur. Kalk beni vur der gibi. Kalk! Kendini vur der gibi.. Kalk bi sigara iç sonra yine zıbar dedim kendime sadece. Saat 01.00.. yürüme mesafesindeki dosta bir whatsapp gönder.

“Napıyorsun?”
“Mesajını bekliyordum. geldiğine göre artık uyuyabilirim. ”
“Evet yaşıyorum ”
“iyi.. ölme zaten.. hiç sevmem cenazeleri..”
“iyi geceler ;)”
“;) sabah kahve?”
“evet ”

Loş odada yatak odasının duvarına bakıyorum.. evet yine yapacağım belli ki. Komidin üzerinde hazır bekleyen siyah kömür kalemini alıp yine gittim duvarın önüne.. Gittiğin günden beri bu duvara bir şeyler yazıyorum.. çiziyorum. Gittiğin gün; “balkondan gidişini izlemek.” Yazmıştım.

Elindeki bavul sana hafif gibiydi.. Yine işten gelirken salınan omuzların sanki sadece işe gider gibi.. akşam geri dönerken aynı omuzları salınırken izleyecekmişim gibi.. Bana bıraktığın boşluksa tam tersi o kadar ağırdı ki? Ne garip olmayan şeylerin ağırlığı daha fazla geliyor insana.. İnsanı yoran eşyanın ağırlığı değil; olmayan şeylerin / kişilerin yarattığı boşluktaki ağırlık asıl yoran..

Bu akşam bir şeyler yazdım duvara yine.. içimden bir ses basit olsun dedi.. bilindik olsun dedi.. zorlama dedim kendi kendime.. Emel müftüoğlu’nun dediği gibi olsun dedim..

“Azı kaldı gitti çoğu. Zorlama…”

Ayıldım tabii. Ne uyku kaldı ne uykusuzluk.. Kahve yaptım kendime sade bir de fal göndeririz falcı bacıya.. gecenin köründe gelen fala küfrediyor mudur acaba? “Geleceğine tükeriyim”derdim ben olsam.

“Ne olacak benim bu halim ey falcı?”
“Hayatınızda yeniliklere yer açın.”

Araba mı alayım? Nasıl bir yenilik.. eve kedi mi alayım? Borsaya mı dalayım? Şarkıcı mı olayım? Hangisi?

“Ertelediğiniz seyahati bir an önce yapın iyi gelecektir.”

Ertelediğim seyahat.. iki kişilik uçak ve otel seyahatine tek git diyorsun yani. Kendimi falezlerden aşağıya atmam umarım. Cinnet geçiren A.S. parantez içinde otuziki gittiği tatilde.. diye haber.

“Yeni birileriyle tanışmak için şanslı günlerinizdesiniz.”

Seviş diyorsun yani. Aklıma bile gelmiyor. Bu aralar sadece tuvalette görüşüyoruz kendisiyle dokunma bana der gibi bir tavrı var. Saygıyla karşılıyorum bunu..

Saat 02:00..

Sabah olmasa bari. Maillere de bakasım yok. Herbirine gidin kendi işinizi kendiniz halledin gözü çıkasıcalar cevabını vermek istiyorum. Ya da her birine mümkün mertebe oturaklı, aklı başında cevaplar yazıp ceo, cfo ne varsa hepsini ekleyeyim bilgi kısmına delirsinler gelen maillerden.

Sabah olmasa bari.. Günaydın demek istemiyorum kendi kendime. İki kahve koyup sigara içerken üzerinden duman tüten bardağa dudaklarının değmediğini görmek istemiyorum.

Sabah olmasın; senin terinin değmediği bir teni yıkamak istemiyorum.

Sigara sönüp kültablasında yerini aldıktan sonra saat 03:00 e doğru uykuya daldım. WhatsApp dan 02:26 da yeni mesaj gelmediğine göre yeni bir sarsıntı olmayacak demekti. Rüyamda seni görmediğime sevinerek uyandım. Kendime günaydın dedim. Tek fincan kahve koydum. Bu sabah canım kahve istemedi. Zaten serviste kahvem hazır olacak. Sigara içip dumanını izledim; dudaklarının değmediği fincanın.

Bu sabah bir farklılık var ama. Sabah ışığını görerek uyandım mesela. Saat çalmadan yani. Kendime günaydın derken sanki aynada sırıttım. Ya da hayal ettim. Gülümsedim mi yoksa! Aklımdan bunlar geçerken kahve soğudu. Fincanı aldım. Üzerinde daima yazıyordu el yazınla. Odama gittim. 59 gündür yazdığım yazılara baktım. Bardağı komidinin üzerine koyup evden çıktım.

Servis.. kahve.. mail (bilgi de ceo yu ekleyip silerek kendimle dalga geçerken yanlışlıkla göndere bastığımda attığım çığlık ile maili geri alma çabalarının sonuç vermemesi ve okundu mailini görüp bir çığlık daha atıp, özür mailleri falan.. önemsiz yani).

Ve nihayet akşam.

Yürüme mesafesinde oturup, seslenme mesafesinde çalışan arkadaşımla Beşiktaş’a alkol tüketmeye yol aldık. İçimdeki hüzünlü piç de sakin bugün. Hatta iki kere beni güldürdü. Birinde maili gönderdiğimde;

“ulan 60 gündür ağzına tükürdüm yine adam olmadın. Hala salaksın dedi.”
“ben de seni seviyorum” dedim.

Diğeri tuvaletteyken.
“ Aha siki tuttun” dedi bana. İşerken gülerseniz pantolonunuza geliyor. Bir de işerken ve aynı esnada gülerken içeri giren bir arkadaşınız; “ne o lan bakıp bakıp gülüyon. Çok mu komik” diye bir soru duyabilirsiniz. Sakın cevaben “seni görünce kalktı da ondan gülüyorum” demeyin. Ben dedim karşıdaki kişi şöyle bir irkiliyor.

Joker de içiyoruz. Renkleri geliyor gecenin yavaş yavaş. Karanlık çökerken İstanbul’a, siyahtan korkan bir çocuk gibi heryer renkli neonlarla parlatılıyor. İzin vermiyorlar şehir üstünü örtüp kendi mahreminde biraz yaşasın. Son 60 gündür ben evde ışıkları doğru düzgün açmadığımdan parlak geliyor heryer. Başımın dönmesi alkolden değil yani bu rengarenk parlak ışıklardı.

“Şimdi.. öncelikle.. rengini sevdim.. yani bugün yüzün o beyazdan, sarıdan pembeye döndüğünü gördüm sabah. İki önemli sorum var. Ona göre döveceğim seni..”
“Hayır. Aradığı ya da iletişim kurduğu için böyle değilim.”
“Aferin! Leblebi ve Çorum ilişkisini iyi kurdun. İkinci soru; Nasılsın?”

Biradan bir yudum aldım.

“İçimde sanki taşlar yuvarlanıyor gibi uyandım her sabah. Acı bir tat vardı her konuştuğumda boğazıma yapışan. Hiç bir şey beni doyurmuyor ama hiç de acıkmıyordum. Sigaranın tütünü bence azdı ve sigara iki nefes alacak kadar kısaltılmıştı sanki. Telefona kaç kez sarıldım bilmiyorum aramak için. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Küfretsem mi? Ağlasam mı? Yalvarsam mı? Her defasında geri bıraktım. Her akşam yatağın karşısındaki duvara bir söz yazdım. İlk yazdığım şey; “Omuzların; gücünü taşıdığı mükemmel gaddarlıktaki, celladın kılıcını kendine saplatacak kadar güzel olan yüzünden alan; arkanı dönüp giderken salınışını son kez izlettirdiğin için beni celladın olmaya talip ettiren, omuzların.” Oldu.
Duvara yüzümü dayarak ne kadar ağladım bimiyorum. Aslında yalnız kalmak, ayrılmak bunlar beni çok yıkmadı. Daha önce de yaşadım biliyorsun. Ayrılıklar hep olur. Ama böyle bir gaddarlıkla karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti. Neden? Adam gibi karşıma çıkıp olmuyor denemez miydi? Planladı mı gidişini önceden acaba? Gidişinin ardından aklıma sonradan geldi bu. Herhalde kendimi geçiştirmek için yarattım bu oyunu; neden gitti değil nasıl gitti oyunuydu. Nedenleriyle boğulmak yerine nasıllarıyla son hallerinin hayalini kurarak kelimeleri azalttım içimde. Oturup bir deftere mi karaladı veda sözlerini mesela! Ezberedi mi söyleyeceklerini? Danıştı mı eşe dosta; daha önce gidilmişe “sana ne dedi giderken?” diye sordu mu? Yanlış bir şey söylemekten korktu mu? Yani aslında kırmamak için laf çevirmelere mi girecekti, yoksa ne olacaksa olsun diyerek bakkaldan bir ekmek ister gibi, kayıtsız mıydı? Uykusu kaçtı mı? Bir gün önce ya da bir gün sonra? Plansız yaşamayı severdi yoksa bu ayrılıkta spontane mi gelişti? Aslında niyeti bu değildi de ağzından mı kaçırdı? İlk günden mi hesaplamıştı çıkmazlarımızı ve ilk günde mi başladı bu sinema repliklerinden çarpma sahneyi? Ne çok soru işareti oldu değil mi.. Şimdi ne anlatmak istediğimi anlamışsındır belki; gidişinin nedenlerinde takılı kalmadım ben. Her zaman çözüm vardır diye yaşadım hep; ölümden başka. Nasıl gitti’de kalıyor insan.”

“Ne fark eder?”dedi arkadaşım.

“Değerin kadar fark eder” dedim. “Değerin ne kadarsa o kadar basit olur nasıl gittiği”

Alkol duvarını aşıp eve beni bıraktığında yatağın karşısındaki duvara her sabah kullandığı fincanı fırlatıp attım. Hem içinde kalan kahve ile hem alkollü bakışlarla yazılar birbirine girdi; silikleştiler. Akıp giden zaman gibi duvardan aşağıya gözyaşlarımı, sigaramın dumanını, elimin ve yanağımın izini en çok da onu akıp giderken gördüm sanki. Geri döneceğini biliyordum hepimiz biliyorduk ama ben dahil kimse bunu istemiyorduk.

hprs




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*