boyAlikus yazdı: Ölen yanımız!

Öncelikle, bu yazıda tarafsızlık aranmamalı, kaldı ki; bunun içinde özür beklenmemeli… Bende tarafım, yaşamdan yana!!!

Aydınlık bir gelecek, her türlü sömürünün son bulduğu, herkes için daha iyi bir dünya ve ülke istemek; bunu isteyenler de ”herhangi bir örgüte üyeyse”, bende üyesiyim…

15 temmuz 2016, hayatımızın en büyük eşiklerinden birisi! Özellikle ülkenin batısı OHAL’le yeniden tanıştı, Kürtlerin üzerinden hiç kalkmamıştı oysa yahut doğru tabir; kağıt üzerinde kalktı demek daha doğru olur. Hem de sıkı yönetimi kaldırmakla övünen bir iktidar eliyle.

Ohal’in en büyük hediyesi, KHK’lar (Kanun Hükmünde Kararname) dır, herkesin yakinen bildiği yahut beyinlerine kazındığı üzre.

KHK; mahkemelerin yetki alanı dışı demek, uzun yıllar giderilmeyen mağduriyetler, her türlü insani veyahut kazanılmış hakların alınması demek… Kapatılan dernekler, yayın organları yahut balık istifi dolan mapushaneler demek! Bir gecede, iki dudak arasından çıkan sözlerle, bir avuç adamın imzasıyla değişen hayatlar!

Kaçıncı KHK’ydı anımsamıyorum, o haksızlıklar sürecinde; kimisi bildiri imzaladı diye, kimisi gizli ihbarlarla, kimisi de kurumlarında muhalif oldukları için veyahut salt keyfi sebeplerle, rekor sayıda akademisyen ve eğitimci işlerinden oldular. Hayatları söndürüldü!

O süreçte, özellikle iki insan hayatımıza girdi. Duruşları, cesaretleri ve de kendileri gibi hakları çalınan tüm KHK’lılar adına verdikleri mücadeleyle. Şimdilerde Nuriye ve Semih Hoca’nın adlarının söyleyenmesinin yasak olduğunu belirtmek için yazdım, lütfen sizde dikkat edin olur mu!

Bu güzel insanlar, önce alanlara hem kendi, hem de kendileri gibi diğer KHK’lılar adına yaşanan haksızlıkları haykırmak amacıyla; en temel hakları olan oturma eylemiyle başladılar 200 küsür gün içerisinde, Ankara ‘da Yüksel Caddesi üzerindeki ”İnsan Hakları Anıtı” önünde oturma eylemi ve dövizleriyle dertlerini anlatma mücadelesi verdiler. Lâkin ne hükumetçe, ne de kendi cenâhlarınca sesleri duyulmadı. Her gün gözaltılar, baskılar ve bilmem kaçıncı kez karakollar…

Bu arada, ”İnsan Hakları Heykeli ”miz de artık tutuklu, hayır yanlış okumadınız; bariyerlerle hapsedildi, tutuklu !!! İnsanları olmayan bir İnsan Hakları Anıtı’mız var, hayırlara vesile olsun…

9 mart 2017 günü gelip çattığında, birer cesur yürek olan kadın ve erkek hocamız, haklı oldukları mücadeleyi başka bir boyuta taşıdılar; bedenlerini süresiz açlık grevine yatırdılar. Süresiz açlık grevinde, vücuda şekerli su, tuz ve beyin fonksiyonları işlevini yitirmesin diye B12 vitamini takviyesi yapılır.

30 gün, on küsur saat açlığa dayanamayan ”insanoğlu” Ramazan’da açken bile, açın halinden bırakın anlamayı, bedenini açlığa yatıran insanlara ağza alınmayacak hakaretler ettiler, galiz küfürleri de geçtim; ”yaradılanı yaradandan ötürü sevenlerin” cenâhından kebaplar ısmarlandı…

İşlerini geri istemekten başka hiç bir istekleri olmayan, yahut atılma gerekçelerini öğrenmek isteyen bu insanlara reva görülenlerin haddi hesabı yok. Açlık grevindeyken çıktıkları alanlarda da her gün gaz, jop, gözaltı…

Açlık grevinin 76. gününde , haklı oldukları herkesçe çok barizken ve sesleri daha fazla duyulmasın diye, daha önce defalarca gözaltına alındıkları halde, herhangi bir suç unsurları bulunmazken, seslerini kısmak, kamuoyundan uzaklaştırmak için bir sabah vakti kapıları zorlanarak tutuklandılar. Zor kullanılarak, kaldı ki hapishaneler sağlıklı insanlar için bile yaşanmaz durumdayken, hijyenik değilken, üstelik de; ayuka çıkmış hak ihlâlleri varken, açlık grevinin 76. günündeki iki insan, 10 kilodan fazla kilo veren insanlar tutuklandı…

Bu günden sonra, haklının sesini kıstığını düşünen hükümet belki de hayatının en büyük hatasının üstüne hatalar eklemeye devam ediyor. Hapsetmeniz o insanları unutturamaz, unutturmadı; tüm dünya biliyor artık yaşanan haksızlıkları.

Artık alanlarda onların yerini anneler alıyor, eşler alıyor yahut aynı süreci yaşayan; tek kollu don kişot Veli’ler, Nazife’ler, Acun’lar, Alev’ler alıyor! Adı yasaklanan erkek hocanın annesi ve eşi de artık bu haklı davada, bedenlerini açlığa yatırarak destek veriyorlar. İlerleyen yaşında bir anne de açlık grevinde. Destek için her yerden, her kesim ve meslekten insanlar greve başladı, dönüşümlü grevler yaptılar.

Yüksel artık sadece Ankara değil, Yüksel Caddesi artık ülkenin her yanı hatta dünyada çoğu yer artık YÜKSEL. Ülkeler günümüzde yerel bir yer değil, dünya ise global bir köy. Kol kırılıp, yen içinde kalmıyor, gözden kaçırılıyor sanırım! Bilmem nerede, bilmem kim yellense, dünyanın öbür ucunda biliniyor artık. Kaldı ki böyle haklı ve insani bir davanın sadece küçük yerel politikalarınız yahut yönetimleriniz arasında kalacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Acının tarifi zordur, anlatmaya kelimeler yetmez, hele de haklıyken haksız konuma düşen, her türlü hakları gasp edilen (sosyal güvence, kıdem tazminatı , kamu yahut özelde iş bulamama, yurt dışında yeni hayat kurmak için pasaport alamama, sağlık haklarından yararlanamama … ) insanları anlatmak öylesine zor ki, bir de içlerinde tanıdıklarınız varsa… Seslerine dokunduklarınız, alanlarda yanyana geldikleriniz, aaa bu bizim bilmem kim dediğiniz insanlarsa; hele de.

Günlerce İstanbul’da direnen, hak arayan Betül var mesela, Sezgin var ailesiyle, çocuklarıyla alanlarda olmuş, misal bir baba var, oğlu lösemi; mecbur kaldığı için oğlunun velayetini, boşandığı eşine bırakan, oğlunun tedavisi aksamasın diye… Babaları hapisteyken sağlık hakları elinden alınan ağır hasta çocuklar. Doğumhane kapılarından lohusa halde yeni doğan bebekleriyle alınan anneler, hapiste büyüyecek çocuklar… İstihbari eksiklik dolayısıyla pazar tezgahlarından alınan pazarcı teyzeler. Kimbilir her birimiz, çevrelerimizde nelerine dokunuyoruz, ne dramlara şahit oluyoruz, nelerini duyacağız. Kaç hane dağılacak, kaç kadın yahut çocuk daha hayatın acı yüzünü çok erken tadacaklar.

Ajite etmeden, anlatmaya çalıştım, anlatabilmeye daha doğrusu, oysa; acı nasıl anlatılır ki?
Yetecek kelime var mıdır, empati nereye kadar, ne kadarını hissedebiliriz, hissettirebildim yazdıklarımla, kocaman bilinmezliklerle dolu! Yüz bin ya da fazlası insan, onların çekirdek aileleri, her yaşanılan koca koca kitaplara sığmayacak hikayeler, acılar, dramlar.

Bir gecede bir imzayla sönen ocaklar, biten hayatlar, ölen insanlar !
Bu yazı salt NuSe’nin olamazdı, çünkü NuSe’de salt kendileri için çıkmadılar alanlara, haklı mücadelelerine, işlerini geri istediler evet , lâkin haksızlık giderilsin, herkes işlerine geri dönünce bitireceklerini söylediler açlık grevlerini!
Bedenlerini açlıkla doyuranlar yalan söylemez, anaların ak sütü kadar helâldir onların mücadelesi; ekmek mücadelesi leke tutmaz!

Bu yazıyı yazdığımda NuSe’nin açlığı 168. gününde, tutsaklıklarıysa 92.günündeydi, okuduğunuzda kim bilir sayılar ne olur, mevsimler neye dönüşür… Ölümü üzerinden kaç gün geçer ”insanlığın.”

Cemre düştüydü havaya
Kararırken yürekler
Günler uzuyordu
Isınıyordu Mart
Yürekleri buz keserken
Buğdaylar başağa durdu
Kuzular sürüye karıştı
Günler geçti
Obalar kuruldu
Tohumlar düştü anaların rahimlerine
Taytaya duranlar yürür oldu analarına
Doyurdu tıka basa işkembesini insanoğlu
Gün hâlen karanlık
Buz hâlen yürekler
Yerde iki damla göz yaşı
Pırıl pırıl berrak
Mapus hâlen anıtlar
Anıtsal insanlar
Gel vakit
Gel de açalım orucumuzu
Alınterindeki kutsal tere banalım
Herkes evine ekmek götürdüğünde
Mart’lar ayaza çalmadığında yürekleri
Açalım orucumuzu
Çocuk neşesini katık yapalım
Yüksel’de açalım orucumuzu

Hazırlayan: boyAlikus




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*