BoyAlikus yazdı: Hayat denen sürtük, bana da gül bahçesi vaat etmedi

Doğduğunuz coğrafya aslında sizsinizdir. Kişiliğinizde, hayatı algılayışınızda, hatta eş ve iş seçimlerinizde toplumsal kamburlar etkilerini gösterir ve elbette dayatmalarıyla zorunluklara itilişinizin kaçınılmazlığı herkesçe malumdur.

Ben de zorunlu seks işçiliğini seç(tiril)enlerdenim. Elbette öncelikle ”iş” anlamında farklı arayışlarım oldu. İlk ve uzun soluklu iş deneyimlerimden birisi anketörlüktü. Hem sahada hem de masa başında telefon üzerinden. Çalıştığım firmada cinsel kimliğim sadece şefim ve muhasebe müdürüm tarafından bilinmekteydi -bilmekle yükümlü olanlar- bu da iş zorunluluğu. Aslında cinsel kimliğimi gizlemek gibi  bir tavrım yoktur. Sadece makul söylemediğim sürece herhangi şekilde algılanamayan yahut çok ender kafalarda acaba mı, sorusunu çağrıştıran trans bir kadın olduğum için işe alınan şans(sız)lılardandım.

İşe alınma sürecinde elbette belirli ön şartlar vardı. Kimsenin altına yatmamak -kimseye kendileri dahil değişmiş- ve özelimi kimseyle paylaşmamak yönünde kibarca(?) ricalar elbette mevcuttu. Öncelikle mobinglerle başlandı. Yıldırma ve çaresiz bırakıp mahkum etme politikaları, sıra önlerinde diz çökme( mecaz değil), birbirimizi mutlu edelim sen de işyerinde rahat olmaya ve çalışmaya devam edebil boyutuna dönüştü. İtaat etmeyen her kadın gibi sudan sebeplerle kapının önüne konmak istendim. Kaldı ki asgari ücretle kölelik üzerine de kapatmalık bana uygun değildi. Kendi rızamla(!) ayrıldım. Sonrasında kısa soluklu iş deneyimleri ve geri dönüşü olmayan mulakatlar desem… Küçük beyinli işletmelerin patronları ve erkek (?) müdürleri -şefleri, gerçi büyükler liginde de işler böyle yürütülmek istenir , mobinge –fiziksel veya sözlü tacize uğramayan yahut yeltenilmeyen kadın yok gibi, daha da olmadı verilmeyen terfiler… Bizim gibi beyni bacak arasına sıkışan özellikle Orta Doğu ülkelerinde bildik iş ve kadın manzaraları. Sonra da kadın istihdamı neden yetersiz, niye kadınlar iş hayatında yoklar? Bunda elbette “siyasal erk” in politikalarının payı oldukça fazladır.

“Zorunlu seks işçiliği” aslında “İş literatürü”nde tanınmayan, devletçe ve özellikle de işçi konfederasyonlarınca da yok sayılan, bu sebeple denetimsiz ve de her türlü tehlikelere açık bir -genelevler hariç- iş koludur. Genelevleri ve kadınlarını ayırmak lazım. Hoş orada da riskler ve saldırılarda hâd safhada, üstüne de yanlış politikalarla kapatılan, çoğu da kapanacak olan… Aklıma nedense Demirel geldi: “Kapatalım da millet bizi mi öpsün.”

Yanlış anımsamıyorsam son zamanlara kadar aslında hayat kadınlarına karşı işlenen suçlarda ceza kapsamında değildi, şimdilerde ise “adı olan, kendi görünürde olmayan” suçlar mevcut. Kadına karşı işlenen tüm suçlar, erkin erkekdaşlarına kıyağı şeklinde, hep maktülü, mağduru daha da mağdur eden yasalar, konu hayat kadınlarına gelince gölgesine bile rastlanamıyor. Gülmenin, hamile halde sokağa çıkmanın hoş karşılanmadığı, doğurulacak çocuğa kadar kadının bacak arasına odaklanan devletten çok şey beklemek gibi bir ütopik yanılgıdayız belki de…

Seks işçiliği günümüzde 3 şekilde icra ediliyor, Genelevlerde, kelle koltukta sokaklarda ve internetin gelişimiyle iletişim üzerinden evlerde.

Bunlar içerisinde en zor olanı benim de üzerinde durmak istediğim, bir dönemde deneyimlere sahip olduğum, acaba hangisi desem sizlerin de tahmin ettiği gibi “sokaklar”.  Yoğun konsantrasyon gerektiren (konsantre olmasanız da “zorunluluk” iyi bir konsantrasyon aracı), stresin içinde(diğer kadın arkadaşlarınla(?) güzellik ve iş alma konusunda da rekabet halindesindir, başına bir şey gelirse çoğu ya yoktur yahut karışmaz, sokaklarda kazanabilmek için de bencilliği öğrenirsin bu da cabası.) ve dizlerin bağı çözülü hâlde iş almayı beklersin. En önemlisiyse bir “bütün” olarak evime dönebilir miyim kaygısı!

Son 4-5 yıldır özellikle türeyen-türetilen, erk güdümlü faşist bebeler sırf trans dövmek, daha olmadı sözlü ya da fiziksel tacizlerle yıldırmak için sürü halinde -hayvanlar bile sırf yemek bulmak yahut kendilerini savunma amaçlı, sürü halinde dolaşıyorlarken-  sokaklara dökülürler, bunların hiç birini yapamıyorlarsa yumurta atmak yahut iz ve leke bırakan şeyler fırlatma-bilemedin arabadan şişe fırlatmak, taş daha da olmadı kurşun sıkmak- korkutma, sokakları temizleme (?) politikaları güderler. Benim geçmişimde de sokaklara dair acı deneyimlerim elbette mevcut.

Sokakta yaralanmamışsan hatta “ölmemişsen”, birkaç da iş alıp evine dönebiliyorsan,  “o gecenin en şanslı kadınısındır!”  Kim bilir kaç gece- geceler o şanslı kadın olacaksın?

“Kötü, düşmüş, hafif meşrep veya kolaya kaçan…” kadınlar için her türlü sürprizi hazırlar hayat ve toplum el ele. Bilinmez ki o kötü kızlar-kadınlar olduğu sürece çoğu erdemli kadının(?) ve çocukların namusları, toplumun sübapları olan “orospular” a bağlı.

Aman canım sen de ”Kime gül bahçesi vadetti ki hayat?” sokaklarda yaşayan veya çalışan sokak kedilerine sunsun.

Kötü kızlar nasılsa kolay para kazanıyor. Vergi yok, hem yan gel yat, ohh mis gibi hayat. Su testisi su yolunda, dediğinizi duyar gibiyim!

Olsun biz kötü kızlar, yine de sizi seviyoruz, yaşam hakkı tanımasanız da!

Yazan: boyAlikus

1. Sayı

1. Sayı

Okumak için tıkla

İndirmek için tıkla




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*