İstediğini seçebilirsin ama ne isteyeceğini seçemezsin!

Deniz kenarındayım. Su her zaman huzur vermiştir bana. Sorgularımı yüzdürürüm üstünde, sigaramı da rüzgârla paylaşırım biraz. Rüzgâr çok esince yakmam sigara. Pahalı oldu meret, bitmesin hemencecik idare etsin. İçimden geçen ile elime dökülenler arasında çoğu zaman fark olsa da canımdan yanan, ömrümden çalınan her zerrenin hesabını sormak isteyecek kadar öfkeli değilim artık. Bu aralar, affetmeyi öğrenmeye çalışıyorum. Birçok yargıya karşın, sorgularımı sunmak istiyorum. Sordukça merakım beni yeni yerlere götürüyor. Denizi de o yüzden çok seviyorum. Sorgularımı yüzdürmeye geldim yine. Sigaramı yakmadım daha, kahveyi bekliyorum.

Bugün farklı bir gün. Kavun rengi batıyor güneş. Ayı olunca, benzetmelerim de yiyecekle bağdaşıyor doğal olarak. Kendimi gülümsetmeyi başarınca, Allah’ın da bana gülümsediğine inanmak istiyorum. Onu sevince daha az korkuyorum. Hem ondan, hem kendimden. Mesela, ne tuhaf ki Allah demek yerine zamir kullandığım zaman yanlış yapıyormuşum hissine kapıldığım oluyor bazen, ya da ona yönelik insani bir özellik olan gülümsemekten bahsedince. Sonra kalbim bunların bir tabu olduğuna karar veriyor. Bana mizah serpiştirenin o olduğuna inanıyorum. Mizah yapmayı tercih etmedim, yaşadıklarım bakış açımı ve olayları algılayış biçimimi etkiledi elbette ama ben bunu uygulamayı seçmedim. İstediğimiz her şeyi yapabilme özgürlüğümüzü düşünüyorum da, ne istediğimizi seçebilme özgürlüğümüzün olmamasının, ne büyük bir sınav olduğu ortaya çıkıyor yaşamımızın sınırlarında. Evet, evet inançlı biriyim. Birçok kişinin aksine, beni bir eşcinsel olarak gönderdiği için ona kızgın değilim, sınavımla ilgili şikâyet etmeyi bıraktım, sadece bitirip çıkmayı umut ediyorum.

Bir yarına sığdırabileceklerinizi bugüne ekleyip canınızı sıkmak da yanlış, dünde kalan yükleri taşımaya devam etmek de… Kahvem geldi. Sigaramı da yaktım. Türk Kahvesi önemli.

Denize bakınca huzur doluyor içim. Tüm canımı yakan şeyleri, acıları, kararları, kararsızlıkları, yargıları, yargılayanları geride bırakıyorum ve uyanıyorum. Onları düşünmüyor değilim, yine de bana acı veremiyorlar. “Hep ben” anlayışından da kurtuluyorum, denize bakarken. “Deniz alıp götürüyor.” derler ya. Biz siz oluyoruz. Siz biz. Onlar hepimiz.

Fakat “hep ben” yaşantılarını sorgulamaktan alamıyorum kendimi, çevirince yüzümü denizden, şehrin gürültüsüne ve karanlığına. Karanın aklını başına getirmek için dövüp duran denizin hikâyesi birazda bu. Her gün her gün uyandırmak için su çarpıyor.

Yargılamayı, sorgulamayla karıştırmamak için kararlı seçmeye özen gösteriyorum cümlelerimi. Beni özleyen benliğime tekrar merhaba demenin hafifliğinde yazabilmek için bu satırları çok bekledim. Sorgulamayan bir benliğin yeniliğe, hayatın gidişatına ayak uydurması oldukça zordur. İşte bunun için, anlatmaya çalıştığım şeylerin altına sığdırmayın egomu. Kendini ne zannediyor demeyin. Hiç kimse olduğumu,sağlam yaşam öyküme, acı çekip sığdırarak keşfetmiş bir ayı olarak, gözyaşlarım ile kâğıda döktüğüm satırlar bunlar.

Yargılamanın kolay olduğu gibi bir gerçeği yadsımaksızın, çatışmanın bir toplumun, toplum olmasını sağlayan yegâne unsur olduğunu ifade ederek başlamakta fayda var sanıyorum. Evet çatışmalıyız. Tartışmalıyız. Yüz yüze gelip, sen bir bireysin, varsın, demeye cesaret bulduktan sonra tanımalı, anlamalıyız. Toplumun kesimlerinin, kesim diye adlandırmaktansa, fevkalade bir elbisenin desenleri olduğunu, tablonun bütününe bakmadan o kesimin, modelin, unsurun neleri değiştirdiğini anlayamayacağımızı hazmetmeliyiz.

Neleri yapmalıyız kısmını çok da irdelemeden, zaten öfkeyle bakılan bir azınlığın içinden, azınlık olmanın duyguları içinde sorgularımı, hislerimi dile getirmek en doğrusu olacak sanırım.

Azınlıkta bir azınlık olmanın verdiği güçsüzlük de bir güç unsuru aslında. Kendi adıma konuşmuyorum sadece. İlk buluşmasını yaşarken, hangimiz tir tir titremedi ki? Hangimiz, hayallerinin içine sığdırmaya çalışmadı ki karşısındakini? Kimliğinin bir önemi var mıydı? Aşkı yaşamak için kimlik gerekmez. Duygulara sahip olmak, bir hayli yeterli aslında. Bazılarımız aşka saplandık, bazılarımız gecelik ilişkilerde, bazılarımız bir bar köşesinde dans edip, dans edenleri izlerken her şeyi “eh be… O da burada olsaydı keşke” demekte yaşıyor özlemini, bazısı benim gibi yazı yazmakta, karalamakta, çizmekte. Hepimiz, gönlümüzden geldiği gibi yaşadık hayatı, yaşıyoruz. Tercih ettiğimiz şeyler oldu elbette. Nerede çalışacağımızı tercih etmeye gayret ettik, daha iyi bir geleceğimiz olacağını umarak. Nerede yaşayacağımızı pek seçemedik ama değiştirmeyi tercih edebildik en azından. Hep daha iyisini umduk ve hep daha iyisi için çalışmaya gayret ettik.

Tercih… Ne kelime ama… Herkesin ağzında bir espri konusu bazen. “Ahahaha senin cinsel tercihin farklı galiba.”

Hayatımızda sürekli bir şeyleri tercih eder duruma getiriliyoruz. Önümüze bir menü sunuluyor, bir yemek tercih ediyoruz içinden. Üniversite sınavını kazanınca, çok büyük bir başarı elde ettiğimizi zannettikten sonra önümüze bir tercih kılavuzu da koyuyorlar. Devlet memuru olmak istiyorsunuz, KPSS’den sonra da tercihte bulunmak zorunda kalıyorsunuz. Tercih, tercih her yerde tercih. Bir eşcinsel birey iseniz, bütün bu tercih dönemlerinde, o esprileri düşünürsünüz, karşınıza tercih yapmanız gereken bir durum çıktığı zaman, herkesin tercih zannettiği kimliğiniz gelir aklınıza.

Eşcinselliğimle gurur duyamıyorum ama eşcinsel olduğumu %100 kabul ediyorum. Neden gurur duyamıyorum? Çünkü benim ülkemde eşcinsellik, eşcinseller tarafından et seçme ve seks etkinliği üzerine kurulmuş ve insaniyet namına sohbet dahi içermeyen yozlaşmış, körelmiş fikirlerle doldurularak katledilmiştir. Genelleme yaptığımı düşünebilirsiniz okurken. Sakıncası yok. Fakat konumuz tercihse, bir eşcinsel birey, cinsel kimliğini seçemezken, insani boyutlarda kalmaya devam etmeyi tercih edebilir. Sevgiyi, saygıyı korumaya devam edebilir. Etmelidir de. Bizi hala insan yapan şeylere sarılmadıkça, toplumda kabullenilme ihtimalleri uçurumlaşıyor… Neden mi? Çünkü eşcinsel bir bireysen, verdiğin imaj daima “edilgenlik” üzerine kilitlenmiştir. Eşcinselliğimi neden kabul ettiğime gelince ise, bunu tercih etmediğimi adım gibi iyi biliyorum. Adım elbette Gobibear değil, ama neden böyle bir mahlas altında yazmak zorunda olduğumu da iyi biliyorum aslında.

Eşcinselliği “cinsel” sapkınlık olarak kabul etmiş zihniyetlere bir şey anlatmanın imkânsız olduğunu iyi biliyorum. Yargılamıyorum bu konuda. Sorguluyorum, ama gerçekten yargılamıyorum artık. Bazen haklı bile bulduğumu söyleyebilirim. Tanımıyoruz ki birbirimizi. Dışlanmışız ne de olsa. Dışlanmak olayı o kadar kanıksanmış bir hale geldi ki, artık “biri beni olduğum gibi sevebilir mi?” algısına, algıyı geçtim, bu umuda gerek bile duymuyoruz.  Olduğunuz kişi olmaktan yargılanmak, ne dünya için, ne de Türkiye için, yeni bir kavram değildir. Olduğunuz kişi olmanın, kendi arkadaş ortamınızda bile savaş sebebi olduğunu bilirsiniz. Siyahi ırk olmak, Alevi olmak, Çerkez olmak kısacası öteki olmak her zaman yargılanma ve sorgulanma sebebidir. Ancak olduğunuz şeyin adı eşcinsellikse affedilmezdir. Günah büyüktür çünkü. Yaratıcı, sana sevmek için karşı cinsi bahşetmişken, senin kendi cinsini sevmen, senin sapkın ‘TERCİH’ in olarak addedilmiştir. Ah bu kelime!

Düşünüyorum ve diyorum ki… Bak hala sorguluyorum. Eğer önümüze bir kılavuz getirilseydi ve deselerdi ki “bak evladım, heteroseksüellik var, homoseksüellik var, böyle çeşit çeşit cinsel kimliklerimiz var elimizde, hangisini seçiyorsun sen?” %100 diyorum hiçbir LGBTİ birey, Türkiye, İran, Suudi Arabistan şartlarındaki, eşcinsel cinsel ilişkinin, istatistiklere göre, en çok yaşandığı ülkeler oldukları halde, iğrenme, incitme, öldürme düzeyindeki homofobi etkisi altında yaşayacağını, dostlarının arkadaşlarının önünde hetero ama kendi gerçek kimliğini yaşamak için, ikinci bir kimlik geliştirip açtığı facebook ve bilumum sosyal ortamlarda olmak zorunda kalacağını, insanlar tarafından “ibne” diye çağırılacağını, insanların yüreğindeki hisler yüzünden “hasta, sapkın” olarak adlandırılacağını, dini açıdan “lanetlenmiş” olacağını bile bile böyle bir tercihte bulunmazdı. Daha da ötesinde, duygusal bir nokta daha var. Yalnızlığın gerçeğini yaşayacağını, bir yuva kuramayacağını bile bile de bu tercihi yapmazdı. Hiçbir eşcinsel birey hiçbir zaman sevmediği ve sevmeyeceği bir insanı, sadece yuva kurmak için çocuk sahibi olmak ve “normal” yani hetero görünmek için kullanmak zorunda olabileceği, olacağı ve olduğu gerçeğiyle yaşamayı TERCİH ETMEZDİ.

Asıl günah olan bu olurdu ne de olsa. Bir yalanı yaşamaktansa, kendi gerçeğini kabul edip ölçülü yaşamak, bir tercih olabilirdi belki. Ama kendi cinsini sevmek? Sadece kendi cinsinden birini sevdiği için bu kadar aşağılanmayı kim tercih eder ki?

Zihniyette eşcinselliğin sapıklık, sapkınlık olduğunu iddia eden, nefret besleyen bireyler anlamasalar da hazmedilmesi gereken bir gerçek var. Eşcinseller vardır! Daima oldular. Daima da olacaklar ve bu gerçeği kimse değiştiremez. Bu yazdıklarıma kızacak arkadaşlarım da vardır mutlaka, çünkü burada eşcinselliği zedeleyen onu yanlış bir şeymiş gibi addeden ifadelere rastlamak da mümkün, ancak homofobik zihniyetin bakış açısı maalesef budur.

Eşcinselliğimle gurur duymamamın bir başka sebebi de homoseksüelliğin bir gurur kaynağı olmamasıdır bana göre. Bazı arkadaşlarım, yine dünyaya gelecek olsam, yine homoseksüel olmak isterdim, diyebiliyorlar. Fakat anlaşılması gereken bir şey var, ne homoseksüellik ne de heteroseksüellik bir gurur kaynağı değildir. Bu bir yaşam şekli değildir çünkü. Anne babanızı nasıl seçemiyorsanız bunu da seçemezsiniz. Cinsel kimliğinizi yorumlayamazsınız, tartışmaya sunamazsınız. Tartışamazsınız. Haksız bulup, yargılayamazsınız. Haklı da çıkaramazsınız! Bu konuda, toplumun bir ögesiyle çatışmanız, sizi haklı yapmaz. Sorguladıklarım tam burada son buluyor işte. Dur diyorum kendime. Nefrete, nefretle cevap verme… Bizim bu toplumun bir parçası olduğumuzu kabul etmeseler de, gerçek bu, biz bu toplumun bir parçasıyız ve hayatımızı yaşıyoruz.

Denize doğru çeviriyorum yüzümü yine, uzaklara bakıyorum şimdi. Şehir kirlenmiş gerçekten. Ben de dâhil, hep yargılarımız kamçılamış yargılarımızı. Hangimizin cehenneme gideceği, neden bu kadar önemli ya da neden ilgilendiriyor birilerini?  Hangimizin cenneti hak ettiğine karar verme haddine erişme cesaretiniz nereden geliyor?

Milyonlarcamız kendisine göre iyi ve kötünün ne olduğuna karar veriyor, senin iyi dediğin şey,  komşunun kötüsüyle çatışınca olan oluyor işte. Tartışmalar, nefrete dönüşüyor. Savaşlar oluyor. İnsanlar ölüyor. Canlar yitip gidiyor. Çünkü herkes haddini aşıp Yaratıcı rolünde yargılıyor, asıyor, kesiyor. Kendi doğrusunun egosuna malik ediyor kendini. Oysaki hayatlarımız dostlar arasında sevgi dolu bir müzik, bir armoni, bir orkestra olmalıydı. Sana göre öylesi, bana göre böylesiydi, güzeldi hayat.

Deniz dalgalarıyla dövmeye devam ederken sahili,nedensiz sevgiyi düşünüyorum. Allah’ı düşünüyorum. Kimilerine göre yoldan çıkmış bir insan olmanın karşısında duruyorum. Allah’a olan sevgimden asla vazgeçmiyorum.

Acıların, öfkelerin, nefretlerin dürbününden sadece karanlık bir dünya görünür. Karanlık dünyanızdan çıkmak için çıplak gözlerinizle bakacak cesareti gösterin. Bizler kötü değiliz, sadece sizin kötü olduğumuza dair inancınızın duvarına çarpmaktan, sizinle bir armoninin içinde yer alıp, tanışacak fırsatı bulamıyoruz. Kimliğimiz bir tercih değildir fakat kimliğimizle yüzleşmeniz bir tercihtir.
Hadi, zor değil…
Yapabilirsiniz.

Yüzleşin!
Hazırlayan: gobibearr




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*