Yapraklı Deniz Ejderi (1. Bölüm): ‘Yalnız yaşayan gay’

Çoğu insanın sıradan sayabileceği bir hayatı -sanki imkânsız bir şey başarmış gibi bir gururla- elde edebilmenin mutluluğuyla uyandım bu sabah. Mutlu olma kıstasını ancak insanın kendisinin belirleyebileceği bir şey olduğunu da bu kadar sıradan bir standarda sevinerek bir kez daha anlamış oldum böylece. Gerçi benim bu sıradan denilebilecek standardı elde etmem korkunç şartlar sonucunda elde ettiğimden dolayı bana ifade ettiği anlam, çoğu kişiye ettiğinden farklıydı. Bunun farkındalığıyla, kendimi bildim bileli hemcinslerinden hoşlanan birisi olarak, olduğum kişi hakkında kimseye hesap vermek veya açıklama yapmak zorunda olmadan yaşayabilmenin, kimseye bir bağlılığı olmadan tek başına yaşamaya başlamanın beni ne kadar güzelleştirdiğini adeta parmak uçlarıma kadar hissettim. En azından baş ağrısıyla uyanmamış olmak bile bana bir şeylerin güzel anlamda değişmeye başladığını düşündürmeye yetmişti. “İşte şansın Ejder.” dedim, kendime fısıldayarak, “her şeyi sıfırdan istediğin gibi oldurma şansın, bunu sakın mahvetme.”

Kendi paramı kazanıp, hayatımı istediğim gibi yaşayabilme hırsıyla genç yaşlarımı daima çalışarak geçirmiş, bu süre içinde de katlanmak zorunda olduğum birçok şeye sabır göstermek zorunda kalmış ve bütün bunların biteceği günün hayaliyle yaşamıştım hep. Çok zengin olmak, her şeye sahip olabilmek istemiyordum, en azından başlangıç olarak. Sadece kendimden sorumlu olacağım ve yalnız kalabileceğim bir düzen istiyordum, hepsi bu. Mezun olup çalışmaya başladığımda bu planlar doğrultusunda birikim yapmaya başlamıştım bile. Üniversite yıllarını da kapsayan, muhafazakâr bir aile ile yaşadığımdan ötürü birçok kısıtlamaya maruz kalmak resmen bu amaca ulaşmak için kamçı görevi görmüştü. Mezuniyet sonrası başlayan çalışma hayatımın ilk senesinde ailemin hayatıma karışma oranı azalmıştı ancak sonrasında patlak verecek tartışmalar bütün sene süren bu geri çekilmenin altında yatan sinsi planları gün yüzüne çıkaracaktı: Evlilik baskısı. Bu, benim gibi kendinin tam anlamıyla farkında olup, cinsel kimliğini kabullenip, bununla sorunu olmayan ve muhafazakâr olduğu için kendisini anlamayacağını düşünerek ailesine açılmamış bir eşcinsel için yüzleşmek zorunda kalınacak o can sıkıcı günün geleceği belli alenen ortada olan, görmekten kaçılamayacak bir kâbus, hatta kâbus demek yetmez kıyamet gibi bir konudur. Ne kadar hazırlanırsan hazırlan, gerçeği itiraf etmeden tamamıyla kurtulamayacağın bir lanet olduğunu varsaymışımdır bunu ben. Başlarda evlenmeyi düşünmediğimi belirttiğim kestirme cevaplarla durumu geçiştirmek mümkün olsa da takip eden süreçte iki ablası evlenmiş ancak soy isimlerini cinsiyetleri sebebiyle bir sonraki nesle geçirememiş olduğundan soyu devam ettirmesi beklenen son erkek çocuğu olarak maruz bırakıldığım baskılar artmış ve konuşulan tek konu ne zaman evleneceğim olmuştu. Eve sürekli tanımadığım kızlar bana uygun görülmesi sebebiyle baş göz etmek adına tanıştırılmaya getiriliyor, gerçekten bir evlilik yapsam bile kullanmayacağım yüzlerce parçalık çeyizler yavaştan düzülüyor, tamamen benim hayatımla ilgili olmasına rağmen bana sorulmadan düğün için bütçe oluşturuluyor, müstakbel eşimle yaşayabileceğimiz yerler hakkında planlar yapılıyordu. Üstelik bütün bunlar arka planda ben ruh eşim olabileceğine inanmaya başladığım bir adamla yakınlaşmaya devam ederken oluyordu. Nefes alamamaya başlamıştım. Buraya kadar her şey benim gibi eşcinsel bireylerin onu bilmeyen ve onlardan benzer beklentileri olan ailelerin onlara yaşattığı şeylerdi. Ancak yaşananlar bu kadar görmezden gelinebilecek boyutla sınırlı kalmayacaktı.

Gelen kızlara soğuk oluşum, evlilikten ısrarla kaçıyor olmam ve elimde olmadan ebeveynlerime konuyla alakalı sert çıkışlarım onları şüphelenmeye itmişti. Şimdiye dek neden hiç kız arkadaşımın olmadığı veya varsa neden hiç tanıştırmadığım sorgulanmaya başlamıştı. Felaket tellalı annem kıyamet senaryolarını yazıp korktuğu ihtimaller üzerine yoğunlaşmış, babamın aklına girip beni eşcinsel olup olmadığım konusunda sorgulaması için aklına girmişti. Bir yandan her şeyi öğrensinler istiyordum, bir yandan da olabileceklerden korktuğum için öğrenmemeleri için çaba gösteriyordum. Babam sinirli bir yüz ifadesiyle beni salona çağırmış, kapı kapatılmıştı. Sorgular başlamış ve kem küm ederek yapılan bir konuşmanın ardından “Böyle bir şey var mı?” diye sorarken yüzüne evladına değil de onu sürekli cehenneme sürüklemek isteyen şeytana bakar gibi bir tiksinti ve nefret dolmuştu. İşte o zaman ailelerin çocuklarını asla gerçekten tanımadığını, sevdikleri çocuğun gerçekte olduğu kişi değil onların uygun gördüğü yapıya sahip olan arzular tasavvuru olduğunu ve onların sadece bunu sevdiğini anladım. Bu şimdiye dek gördüğüm en iki yüzlü sevgi alışverişiydi. Türkçe ‘sini bir kere bile okuyup gerçekten anlamaya çalışmadıkları kutsal kitapları Kuranı Kerim’e el bastırmak suretiyle öyle olmadığına inandırmamı istediler. Hayır basmam demedim çünkü onlar bunun gerçek olup olmadığını öğrenmek değil, olmadığına ikna edilmek istiyorlardı. El basarken kutsal sayılan bir kitabı yalanıma ortak etmemek için “Hayır, eşcinsel değilim.” dedikten sonra yeminimi içimden “… yalanını söylediğim için yarın bu evden çıkıp gideceğime yemin ederim.” diye devam ettirdim. İnancım bazı paradokslar vesilesiyle sarsılmış olsa da beynime işlenmiş ilahi kalıpların dışına çıkmamayı ancak bu şekilde sağlamış ve kendimi avutabilmiştim. Canımı kurtarmaya çalışırken hiçbir inanca saygısızlık etmek istememiştim. Bu karşılıklı kendini avutma ritüelinden sonra odama gidip valizimi hazırladım. Kendimi bu casus hayatından çekip alacaktım. Hazırladığım valizi yatağımın altına saklamıştım. Ancak bizimkilerin uykusu çok hafif olduğundan gece kaçma riskini göze alamazdım. Yarının cuma olması vesilesiyle ayda bir kere düzenli şekilde yapılan iş çıkışımdan sonraki kabir ziyaretleri esnasında bir bahane sunarak gitmeyip eşyalarımı alarak çekip gidecektim. Durumu bir bir açıkladığım ve planımdan haberdar olan yakınlaştığım o güzel şefkatli adam Kalender, “Kesinlikle bana geliyorsun, başkasına gidersen bir daha konuşmam.” diyerek bana yardım elini uzatmıştı. Ters gidebilecek bir şey olursa yardım edebilmesi için anne babamın ad soyadlarını, telefonlarını ve evin açık adresini ona vermiştim. İlk aşamada onda kalıp, yeni bir ev bulma sürecini onunla beraber sürdürecektik. Bütün bu kötü gidişatın içinde kısa süredir birbirimizi tanıyor olmamıza rağmen ondan gördüğüm güzellikler bütün bu sıkıntılara karşı güç bulduğum yegâne şeydi. Ondan aldığım destekle evden ayrılma planlarıma kararlılıkla devam ediyordum ancak ritüelimizde kurban ettiğim dürüstlüğüm babamın gözünü doyursa da kuşkucu anneme yeterli gelmemiş olacak ki gece ben uyurken odamı santim santim karıştırmış, ben ise ağır olan uykum sebebiyle uyanmamıştım ve kaçma planlarım annemim topladığım valizimi bulmasıyla ortaya çıkmıştı. Durumun babama intikal etmesiyle uykumda boyun damarlarım sıkılarak bayıltılmış, telefonum parmak izimle açılmış, Kalender ile olan mesajlarım okunduktan sonra gözü dönen babam tarafından ellerim arkadan olacak şekilde el ve ayak bileklerim sıkıca bağlanarak öz ailem tarafından rehin alınmıştım. Kendime geldiğimde bağlanmış olmanın şokunu atamamışken babamın elinde bıçakla karşımda durduğunu hatırlıyorum, annem ise araştırmalarının sonucunda ulaştığı gerçeklikten memnun kalmamış olacak ki uğradığı hüsran sebebiyle hüngür hüngür ağlıyordu. İçimden “Haklı olmak her zaman güldürmez anne, alışsan iyi edersin.” diyerek gülmüştüm. Sinir harbi yaşayan babam, ben gülmeye başlayınca kendine hâkim olamamış ve bana bir kere bile el kaldırmamış olan o adam göğüs kafesime hayatından kapı dışarı edercesine ağır bir tekme atarak nefesimi kesivermişti. İşte o an nefretin ne kadar korkutucu olduğunu anlamıştım. Düştüğüm bu durumda yaşamaya devam etmek isteyip istemediğimi bilmememe rağmen çırpınarak istemsizce nefes almaya çalıştığım anları hala rüyalarımda görür dururum. Sonra korku içinde sıçrayarak uyanır ve korkmanın da etkisiyle derin derin nefes alırım ve kendime bir nefesin bile arz ettiği değeri unutmamak gerektiğini hatırlatır, değerini o şekilde ölümle münasebet kurmaya gerek kalmadan bilmek gerektiğini düşünürüm. Ölümle münasebet kurmak… O gece yaşadığım her saniyenin ifade ettiği tek anlam buydu. Babam bana sorular soruyordu, hesap vermemi istiyordu. Bu seferki “mi acaba?” seviyesinde bir yüzleşme değildi. Artık “hesap ver!” aşamasındaydık ve o bir şey alamadığını düşündüğü her soruda artan öfke ve nefretiyle benden çok şey alıyordu aslında. Susmama karşı sabrı tükeniyordu, sessiz kaldığım her saniye gördüğüm şiddet kademe kademe artıyordu. Dürtmeler, itiş kakışlarla başlayan uyarılar yerini tokat ve tekmelere, akabinde ağız ve burnumu kapatarak boğmalara bırakmıştı. Artık şiddet değil işkence görüyordum. O çok sevgili dini bütün annem gördüğüm tüm bu eziyetlere sessiz kalmıştı. Sadece ağlıyordu ve bana en büyük işkence buydu. Çünkü bana değil bunun kendi başına gelmesine ağlıyordu. En azından kulağıma denk gelip sağ kulağımın uzun süre çınlamasına ve sonrasında öğreneceğim %70 duyma kaybına sebep olan o tokadın diğer kulağımı da zedeleyerek bu bencil ağlama seslerini perdelemesini o an çok istemiştim. Artık üst üste yediğim darbelerle şişen yüzümün, tekmelenip üzerine basılan hayalarımın ve vücudumun çeşitli yerlerine rastgele uygulanan şiddetin verdiği acılardan başka hiçbir şey hissedemiyorken bu bağrışmaları bir komşunun duyup beni kurtarmasını diledim. Yoksa bu başkasının nasıl bir hayat yaşayacağına karar verme haddini kendinde görme denizinde boğularak can verecektim. Ama kapı çalmıyordu ve benim artık gücüm kalmamıştı. Gecenin bir yarısı bu kadar gürültü oluyordu, bir sorun olduğu apaçık belliydi. Ancak insanlar bir kez daha şiddete sessiz kalmışlardı. En son babamın kemerini çıkarırken anneme dışarı çıkması için bağırdığını hatırlıyorum. Sonrasında ise hissettiğim birkaç hücreme de yayılan acıyı. Bilincim kapanmak üzereyken babam bir elinde kemer diğer elinde bıçakla üstümü yırtarak beni soymuştu. Ardından göğsüme değen bıçak ucunun hareket etmeye başlamasıyla da her şeyin karardığını hatırlıyorum. Orada bıçağı sapladığını ve canıma kıydığını düşünmüştüm. Ama bu onun o an hissedemeyeceği kadar merhametli bir hareket olurdu. Acıya dayanamayınca uzun bir karanlığın içerisine düşmüştüm ki, bu geldiğim yerden daha aydınlıktı. En azından annem artık ağlamıyor, babam ise bana dokunmuyordu.

Gözümü açtığımda hastanedeydim ve gördüğüm ilk şey Kalender’in yüzüydü, ağzımdan çıkan ilk cümleyse “Şükürler olsun, ölmüşüm.” oldu. Bunu duyan Kalender’in gözleri doldu ama böyle bir şeye sevinecek seviyeye geldiğim için üzüntüden mi yoksa uyandığımı gördüğü için mutluluktan mı anlayamadım. Böyle düşünmüştüm çünkü ne onun ne de başka bir şeyi görebileceğime inanmamın imkansızlaştığı bir gece geçirmiştim. Bana sarıldı ve bu ilk defa bana huzur değil acı hissettirdi. Öğrendiğim kadarıyla vücudumda birçok kırık ve ezik vardı, aldığım darbelere rağmen çekilen tomografide beyin kanaması gözükmüyordu ama yaşadığım sarsıntı sebebiyle ve çektiğim acının çok yüksek olması sebebiyle birkaç gün uyutulmuştum. Çünkü kendime biraz gelir gelmez bağırmaya başlıyormuşum. Yaşadığım travmanın da etkisiyle olabileceği söylense de acının fiziksel yönünün ağır olduğu gerekçesiyle iyileşme sürecini kolaylaştırmak adına uyku halinde ağrı kesiciler ile yatıştırılmışım. Kalender’in anlattığına göre ertesi gün sabah iş başlangıç saatinde bana ulaşamadığında şüphelenmiş ve defalarca aramış. Sonra işyerimi arayarak onlarında bana ulaşamadığını öğrenmiş. Ardından işyerinden arıyor gibi ona verdiğim numarayla babamı aramış ve “Ejder bugün işe gelmedi ve kendisine de ulaşamıyoruz. Sebebini öğrenebilir miyim acaba?” diye sormuş. Babam “Çok hasta, bir süre gelemeyecek işe.” diyerek telefonu suratına kapatmış. Durumdan şüphelenince polisi arayıp haber vermiş. Polislerle beraber eve girdiğinde beni kanlar içinde, bağlı şekilde, yerde yarı çıplak yatarken bulmuşlar. Olanları anlatırken onu ifadesiz bir şekilde dinledim. Gerçi istesem de henüz inmeyen şişlikler yüzünden ifadelerimin belli olacaklarını da sanmıyordum. “Bundan sonra ben yanındayım.” dedi. Klişe dram dizilerinden fırlamışçasına söylenen bu replik yalnız kaldığımı düşündüğüm hüznün içinde gerçekten de ateşime su serper nitelikte bir etkiye sahipti. “Bizimkiler?” dedim sessizce, neden onlara ne olduğunu sorduğumu bilmiyorum ama bilmek istedim. Bir daha yüzlerini bile görmek istemeyeceğimi biliyordum, ama yüreğimde öz aileme karşı oluşan kin ve nefretin katlanmaması için bu yaptıklarının cezasız kalmadığını bilmem gerektiği için sordum. Bir de kendimi onlara sürekli kinlenerek yormak istemiyordum. “Tutuklandılar.” dedi. “Tamam. Daha fazla konuşmaya gerek yok o zaman.” dedim ve hastaneden çıkana kadar da onlar hakkında konuşmadık. O gün moralimi yükseltmek için, içinde benim olduğum planlarından bahsetti. Yanına taşınmamı, kuracağımız düzeni, atacağımız adımları, yaşadığım travmayı atlatabilmem için psikolog desteği alacağımı ve bu süreçte hep yanımda olacağı gibi güzel şeylerdi. Psikolog desteğine gerek olmadığını, yaşananlar ile alakalı bir problemim olmadığını söyledim çünkü birisine daha anlatarak o geceyi tekrar tekrar hatırlamak istemiyordum. Ben itiraz ettikçe ısrarları büyüyordu ve en sonunda “Sana kalan izlerle başa çıkmanın başka bir yolu yok!” dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım ama sanırım olayların üzerimde bırakacağı olumsuz etkileri kastediyordu. “Kırıklar ve morluklar dışında aldığım kalacak bir iz göremiyorum. Merak etme atlatırım.” dedim. Bir şey demek için ağzını açtı ama sözlerini geri yuttu. Derin bir nefes aldıktan sonra “Sana söylemem gereken bir şey var.” dedi. Tekrar yutkundu. Söyleyemediği her saniye içimi korku kaplıyordu. “Söylesene!” diye çıkıştım. Gözleri yeniden doldu. “Öncelikle lütfen sakin kal.” dedi. Bu cümleden sonra kimse bu komuta istese de uyamazdı, bunu biliyor olması gerekirdi. Kızgın şekilde nefes alıp vererek yüzüne baktım. Elini göğsünün üzerine koyup birkaç defa vurarak “Buranda kalacak bazı yara izleri var.” dedi. “Nasıl yani?” diyebildim. “Ameliyat izleri mi var? Ne oldu göğsüme?” diye sordum. “Hayır.” dedi. Söylemeye dili varmıyordu belliydi ve daha fazla oyun oynamaya sabrım yoktu. Göğsümdeki sargıları çözmeye başlamıştım ki engel olmaya çalıştı. Şişmiş bir yüzle bir ağız ne kadar açılabilirse ağzımı o kadar açarak bağırdım. Geri çekildi ve ben sargılarımı canımı acıta acıta çözdüm. Sargıların altından çıkan yaraya bakarak donakaldım. Gözlerim dolmaya başladı ve sinir krizi geçirmeye başladım. Ağlayarak çığlık atmaya başlamıştım ve Kalender ne yapacağını bilemediği için koşarak hemşireyi çağırmaya gitti. Göğsümdeki kalıntıyla baş başa o odada kalakalmıştım. Sinirden kendime hâkim olamıyordum çünkü gördüğüm şey yaşadıklarımın en ağırı olabilirdi. Evde bilincimi kaybederken göğsüme değen bıçak ucunun soğukluğunu yeniden hissettim. Babam o geceyi unutturmamak için çok kararlı olacaktı ki ömrüm boyunca benimle kalacak ve o geceyi daima hatırlatacak bir iz bırakmak istemişti. Bana bir etiket yapıştırırcasına beni işaretlemişti. Gelen hemşireler beni tutarken, yapılan sakinleştirici iğne etkisini gösterirken gözüm tekrar göğsümdeki ize gitti. Uykuya dalarken babamın ses tonuyla oraya kesiklerle yazdığı şeyi okudum: İBNE.

Hazırlayan: nstrgt

HOMOJENOku

İndir

Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*