Hani bizim sevdamız?

Ömrümüzün sonuna kadar sevgimizi paylaşabileceğimiz bir eş isteriz. Bunu aslında ne kadar bencil bir davranış olsa da en çok yaşlanınca yalnız kalma ve yalnız ölme korkusuyla baş edebilmek için yaparız. Yaşlılık ve yalnızlık gibi insan için zor olan iki durumun birleşmesinin bizlere yaşattığı korku oldukça normal. Sosyal yaratıklarız sonuçta, bizi seven bir insanla o anı ve bize verdiği korkuyu paylaşarak, yanımızdaki insandan aldığımız destek ve güçle atlatabilmek isteriz. Sanırım toplumda ilişkisine izin verilmeyen eşcinseller olarak bunun korkusunu da en çok biz yaşamaktayız. Sevmek izne tabi bir eylem olmamasına rağmen birisiyle birlikte olmana izin verilmiyor ve imkân tanınmıyorsa, bu seni hayatının başında yalnızlaştırıyor ve geleceğe dair kaygılar beslenmesine ve planlarında büyük boşlukların meydana gelmesine yol açıyor ister istemez. Aileden yana şansın yüzüne güldüğü çoğu insan gibi, birbirlerine duydukları sevgiye dayanarak zor zamanlarını verdikleri desteklerle atlatan insanları görerek büyüyoruz. Gerek maddi gerek manevi. Ama bizler hem iş dünyasında kimliklerimiz bilindiğinde kısıtlandığımız için en başta kendimize maddi dayanak bulamıyoruz, hem de bizi kabullenemeyen toplum sebebiyle ihtiyacımız olan bazen sadece bir kucaklaşma veya küçük bir öpücük iken yargılanma korkusuyla bunu rahatça yapamadığımız için manevi bir dayanak bulamıyoruz. Gençken bunları aşmaya yetecek gücü bir nebze de olsa bulabiliyoruz ancak bu güç yaşlandıkça çekilmeye başladığında yalnızlığa yenilmekten doğal olarak korkuyoruz. Gücü tükenme aşamasında iki insanın kaldığı kadarıyla da olsa güçlerini birleştirip savaşmaya devam etmesinin, paylaşmaya devam ederek tek bir hayata bağlanma gayretlerinin güzelliğine ve bu paylaşımın sağladığı teminatın rahatlık hissiyatına erişememek gerçekten yüreklerimize korku salıyor. Bu yüzden her insanın isteyebileceği şekilde ömür boyu mutlu olabileceğimiz bir birlikteliğin ihtiyacını hissediyoruz. Ancak bizler bunu çırpına çırpına arıyoruz. Buna rağmen birlikteliklerimizi yalnız kalma pahasına bile olsa sürdüremez hale geldik.

 

İlişkilerimizi neden yürütemediğimiz aslında çok küçük detaylarda saklı. Bir insanın sahip olduğu sabit gelirine göre yaşamaktansa, paranın gözünü döndürdüğü gibi açgözlülükle daha fazlasının peşine düşmesine, ek gelirlerle küçük kazançlar peşinde kendini boş yere yıpratmasına benziyor. Ancak kazanılacak paranın sonu ve dünyada o kadar parayı harcayabilecek kadar zaman ne yazık ki yok. O yüzden tatmin edici bir miktarda kendimizle uzlaşıp, elimizdeki paraya göre yaşamaya başlamak ve yetinmeyi öğrenmek, o parayla daha mutlu bir yaşam sürmemizi sağlayabilir. Böylece ceplerimiz dolu ama yanımız ve gönüllerimiz boş kalmaz. Dolayısıyla her insan kendisi için sevilmek ve zenginlik arasında hangisinin daha fazla önem arz ettiği konusunda bir seçim yaparak yoluna devam etmeli çünkü insanın aynı anda iki işi eşit nitelik, nicelik ve verimde yürütemediğini biliyoruz. Bunu bilen, yetkinliklerimiz dahilinde ikisine de aynı anda eşit derecede sahip olamayacağımızı bilmeli. Emekliliğimizde huzuru hangisinde bulacağımızı bilmediğimize göre yaşayarak öğrenmekten başka bir çaremiz de kalmıyor. Para ve sevgi ögelerinin yerini nelerle değiştirebileceğimiz az çok anlaşılmıştır: farklı bedenlerle eriştiğimiz cinsel haz ve sevgi duyduğumuz tek kişiden aldığımız duygusal haz. (ki o da beden seçeneğini bire indirgemekle beraber cinsel hazzı içinde barındırıyor)

İnsan ilişkilerimiz duygu ve değerler üzerine kurulu olduğu için ilişki bağının devamlılığı için öncelikle karşımızdaki insanın bize bir anlam ifade etmesi ve onu hayatımızda önemli bir yere koyduğumuzdan emin olmamız gerekiyor. Bir insan, bir eşya dahi kendisi için bir anlamı olduğunda veya belli bir önem ve değer arz ettiğinde o eşyasından kolaylıkla kopamıyorken bir insanla nasıl oluyor da yollar bu kadar kolay ayrılabiliyor? Dediğim gibi denklem basit. Sahip olduklarımızı eşsiz kılmayı bıraktığımız için vazgeçilebilir olmalarını kolaylaştırıyoruz. Kendimize kolaylıkla erişebildiğimiz insanları hatırlatarak sayısız seçenek sunuyoruz ve o çok sevdiğimiz insanları yaşadığımız problemler karşısında dünyadaki tüm insanlarla aynı kefeye koyarak karşılaştırıyor ve denizdeki bir damlaya dönüştürüyoruz. Halbuki o insan daha demin uçsuz bucaksız deniziniz, okyanusunuz idi. Ama artık sevdiğiniz insandan çok var ve hepsiyle aynı değerde. Yani daha değersiz. Tıpkı bir para biriminin piyasadaki miktarı arttığı zaman değerinin azalması gibi siz de onu kolay harcanabilir yaptınız. (Böylece konumuzla alakası olmasa da -okuyor olduklarını sanmıyorum ama okuyorlarsa- “Niye para basıp borçları ödemiyor devlet?” diye sorabilecek kapasitedeki, muhtemelen cinsel ilişki vb. faaliyetlerine daha fazla enerji saklayabilmek adına enerji tasarrufu sağlamaya çalıştığı için zekasını en düşük parlaklıkta çalıştıran bir kafaya sahip olduklarını düşündüğüm arkadaşlarımıza da amme hizmeti sağlamış olduk.) Şimdi modern ilişki kurma ve sürdürme koşullarımızla ucuzlaştırdığımız ilişkilerimizi çok muayyen bir örnekle kıyaslayacağız: sevgi bağı olmadan da kurulabilen görücü usulü evlilikler.

 

Eskilere baktığımızda parayı piyasada az ve değerli olduğu zamanlarda elde etmek yani birisiyle tanışmak, şimdiye nazaran çok daha zordu. Çünkü insanların duygularını paylaşarak rahatça açılabilecekleri bir ortam yoktu. Buna hem toplum zihniyeti müsaade etmiyordu hem de karşı taraf da esas olan evlilik olduğu ve flört döneminin ciddi niyetten yoksun olduğuna inanan zihniyetin tesiri altında olduğundan ötürü bunu uygun bulmadığı için şans yüzdesi giderek düşüyordu ve eldeki en muhtemel seçenek görücü usulü tanışarak direkt dünya evine girmekti. Heteroseksüel düzenin hakimiyetinde heteroseksüeller bile bu kadar zor elde ediyorken aşkı, kim bilir o zamanki eşcinsel bir sevgi yaşanabildiği takdirde ne kadar paha biçilemezdir? Birbirlerini sadece isteme merasiminde gören insanların, hatta duyduğumuz kimi hikayelere göre orada da görmeden evlenenler olduğunu düşünürsek, uzun bir geçmişe sahip bu geleneğin insanları bile ömürlük birlikteliklere imza atmış. Birbirini tanımadan bir araya gelen bu insanlara, bir ömür süren bu sevgi, saygı, sabır, fedakârlık ve özveri göstermeye yetecek kadar dayanma gücünü kazandıran şey sadece içinde bulundukları dönemin zihniyet şartları yüzünden mevcut olan mecburiyet hissi miydi? Belki de bu mecburiyet durumu tarafları ilişkilerinde sorunlarla karşılaştıklarında pes etmek yerine çözüme götüren birden fazla yol olduğunu fark edip sorunların üstesinden gelmeye, çözüm için her yolu deneyip sorunları aşamasalar bile durumu kabullenip ders alarak benzer hatalardan kaçınmaya ve bu deneyimleri sayesinde benzer sorunların üstesinden daha kolay gelebilmeye itmiştir. Eskilerin de dediği gibi bir şey bozulduğunda ya da kırıldığında onu atıp, yenisini almak yerine (ki imkanlar dahilinde zaten böyle bir seçenek yok) tamir etmeyi böyle böyle öğrenmiş olabilirler. Kırılan kalplerinden vazgeçmeyerek can kırıklarını iyileştirmeyi, onları sarıp eskisinden de sağlam bir kalbe sahip olmayı böyle öğrenmişlerdir belki de. Başka ne öğretmiş olabilir bu mecburiyet?  En başta aile içinde gerçekten çabalayarak birbirlerine karşı edinmeleri sayesinde sevgi ve saygının değerini daha çok bildiklerinden, içlerindeki o sevgi ve saygıyı sadece kendilerine saklamak yerine herkese/her şeye yansıtabilmelerini sağlayan açık kalpli insanlar olmalarını, bu sayede yine aile başta olmak üzere insan ilişkilerinin de odağında sevgi, saygıya her daim yer vermeyi öğretmiş olabilir bu mecburiyet. Sahip oldukları sevgiyi kaybettikleri takdirde yeniden bulmaları kolay olmayacağından o sevgiye hakkettiği değeri kaybetmeden önce göstererek kalplerini üzmeden, yormadan yaşamalarını da öğretmiş olabilir. Aile içinde yaşanılanlar doğrultusunda herkesin birbirlerine karşı oynadıkları rolün sınırlarını öğrenmeye ve ona göre hareket etmeye, böylece ilişki içerisinde huzuru koruyabilmeyi de öğretmiş olabilir.

 

Tarafların alışkanlıklarına göre birbirlerine karşı ister istemez şekil almaları ise değişkenlik kazanmaları yoluyla daha uzlaşmacı bir kişilik edinmeleriyle tartışmalarda diğer tarafı anlayarak kendini ifade etmekten geri kalmamayı da öğretmiş olabilir. Zaten taraflar birbirlerini anlayabildikleri takdirde uzlaşmanın mümkün olduğu düşünülürse, bunu sağlamak sorunları çözmede altın anahtar görevini görecektir. Zihnimizde olumsuz bir çağrışım oluşturan mecbur kalma, katlanma durumunun bir insana katabildiği bu özelliklere bakınca aslında ilişkilerimizi yürütebilmek için gerekli tüm yetileri bize kazandırabildiğini görüyoruz. Yıllar boyu birbirlerine mecbur kalmış bu insanlar, özellikle biz eşcinsellerin yaşlanınca yalnız kalma yahut yalnız ölme korkusundan yoksundular. Çünkü öyle ya da böyle birbirlerine sahip çıktılar, birbirlerinin zor zamanlarının dayanak noktasının teminatı oldular. Birbirine mecbur kalmış bu insanlar acı tatlı ne varsa paylaşarak temelini oluşturdukları ilişkilerini ayakta tutarak en sağlam ve en güzel yatırımlarını birbirlerine yaptılar. Paralarını vadeli hesaba yatırdılar yani sevgili para sevicileri, vadesi gelmeden de tüketemediler. Vadeleri geldiğinde ise yılların birikimlerinin ve yatırımlarının sağladığı rahatlıkla kendi vadelerini huzur içinde doldurdular. Bugünlerde ise bu mecburiyet tarihe karıştırdığı için kimse burnundan kıl aldırmıyor. Niye? Çünkü kimse kimseye ne muhtaç ne de mecbur. Ne diye çekilsin ki onca kahır. Ama tarihten ders almak gerekir ya hani, atalara bir kulak verecek olursak, atalarımız der ki: cefa çekmeden sefa sürülmez. Bir diğer deyişle emek olmadan yemek olmaz. Bireysel özgürlükler adına erişilmiş bu seviye bizi bir başkasına emek vermekten öylesine uzaklaştırıyor ki farkına bile varmadan bireysel bir yaşama itiliyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki diğer insanlar da bizim gibi kendi özgürlüklerine düşkün olup bizi emek vermeye değmez olarak görmeye başlamış ve karşılıklı oturmuş öylece yalnızlaşıyoruz. Sonra diyoruz ki “Banane canım, ben mecbur muyum onu yalnızlıktan kurtarmaya?!”, karşımızdaki de durur mu hiç yapıştırmış cevabı “Ben de mecbur değilim!” diye. Sonra karşılıklı bencilliklerle süregelen ve çok sevgili Dilberay’ın da konu üzerine söylediği bir şarkısı bulunan ” zorunda mıyım?”cılık ile kalıcı hale gelen yalnızlık ara ara bir araya gelinen bedenler ile seyreltilerek yaşama yedirilir. Eğer kontrolü kaybederseniz seks bağımlısı bile olabilirsiniz. İnsanlar böyle bedenden bedene yoğrularak kulak memesi kıvamına geldikten sonra yalnızlık bir alışkanlık haline dönüşür. Seks ise ritüel haline gelir. Ardından bir birlikteliğin sorumlulukları, bu kolay elde edilen ilgi ve sevgiye kıyasla zor gelmeye başlar. Ta ki aşktan uzak, sevgisizlikten ciğeriniz kararıp, aşırı dozda seksten isteri krizine girene kadar bu böyle devam eder gider. İlgi ve sevgi ihtiyaçlarının cinsel birlikteliklerden gerçek anlamda karşılanamadığı anlaşılınca da yalnızlıktan kurtulmak istenir ve ömür boyu sürecek bir sevdanın kaygan yollarında amansız arayışa düşülür.

 

Değiştirmeye gücümüzün yetmediği bir şeyi hayatımızdan da çıkaramadığımızda onunla yaşayabilmeyi öğrenmekten başka çaremizin kalmadığını düşünürsek hayatlarını birleştirdikleri insanları kanun niteliğinde değiştirilemez farz ederek o kanuna göre bir düzen kurmaya başlayıp ve yaşadıklarını tahmin ediyorum bizden önceki nesillerin. Tabii ki kimse bu dünyaya başkasının kahrını çekmeye gelmediğinden bahsi geçen tavizler karşılıklı olarak verildiğinde bir anlam ifade edebilir ve tarafları sonuca ulaştırabilir, tek taraflı şekilde yürütülebilecek kıstaslar değildir. Fedakârlık, emek ve ister acı ister mutlulukla olsun başka birisi için dökülen gözyaşı kişileri birbirine her zaman bağlamıştır. Kanunuyla yaşamaya başladıkları düzene uyum sağlamak için verdikleri uğraşlara sebebiyet doğuran şey, yeterli görmedikleri koşulları iyileştirerek ihtiyaçlarına daha fazla fayda sağlar bir düzen geliştirme ihtiyacı olsa gerek. Koşul ve düzenlerin gelişmişliği konfor alanımızı genişletip hayat standartlarımızı yükselttiği için öz mutluluğumuz da sağlanmış olduğuna göre bizden öncekilerin, birisi için bu kadar uğraşa, zahmete girmelerindeki istikrarı destekleyen şeyi tahmin etmek zor değil. Sevmedikleri biriyle yahut sevdikleri biriyle bile evlenseler ayrıldıkları takdirde özellikle kadınların farklı insanlarla tanışabilme ihtimallerinin düşük olması onları hayatlarını birleştirdikleri veya birleştirmek zorunda bırakıldıkları kişiyle mutlu olabilmenin yolunu bulmaya zorlamış olabilir.  Bu kabullenişle birlikte sevilmeye duydukları ihtiyaca daha iyi hizmet edecek bir seven oluşturmaktan kaçınmamış olmalılar. Bu ise karşı tarafın olabildiğince kendilerine yakın özelliklere sahip olacak şekilde gelişmelerini sağlamalarıyla mümkündü ve bunu başarmak sarf edecekleri emeklere bağlıydı. Bu yüzden görecekleri muhtemel sevginin kaynağı olan kişiyi elde tutmak, kimsenin kusursuz olmadığı düşünülürse kişilerin yanlış kişi olma ihtimaliyle boşuna uğraşmak riskini barındırsa bile onlara istedikleri özellikleri kazandırabildikleri takdirde onları daha arzulanabilir kılacak olması sebebiyle bu riski göze almaya değerdi. Ancak o kimseler için emek harcamak, uğruna bir şeylerin savaşını vermek kazanacakları ödülü daha makul kılardı. İnsan bir şey uğruna bu kadar zahmete girip, emek verip, fedakârlık gösterdiği zaman o şey en başta belirttiğimiz o anlamı ve önemli yeri edinmiş oluyor ve ona ömür boyu sahip çıkmak içgüdüsel olarak kazanılıyordu.  İşte bu, bir ömür süren birlikteliğin küçük ve basit hikayesini oluşturmaya yetiyordu. Şimdi bir başkasının sevgisini neden kabul edemediğimizi yahut neden sevsek bile sevgimizin kabul görmediğini anlayabildik mi? Kimseyi olduğu gibi kabullenip, bir şeyler oldurmaya çalışmadığımız için.

 

İnsanın hapsedildiği koşullar yüzünden kalbinin sesini dinlemesine olanak sağlamazken bile mutluluğunu ve huzurunu korumak adına sürdürdüğü birlikteliklerin mutluluğu bile bugünün hem akıl hem de kalple seçilen sömürgen ve gösterişçilikten ibaret kullan at ilişkilerini cebinden çıkarır. Tabii ki günümüzdeki özgürlük ve haklarımız çerçevesinde hiç kimse diğer bir kimsenin tek bir çilesine bile katlanmak zorunda değil farkındayım ancak insanların özgürlüğü tamamen bencillik üzerine inşa etmeye meyilli olması da yalnızlaşmadaki en büyük tetikleyicidir. Hele ki belli başlı hakları sonradan yaşayabilme imkânı kazanan azınlıkların kıtlıktan çıkmışçasına bu leziz özgürlük sofrasına akın etmesiyle, bu alanı kısıtlayıcı bir tavra bürünen bir kişiye karşı lokmasını korumak adına yaşadığı açlık günlerinin acısıyla ne denli bir tavır takınabileceğini tahmin edersek, bencilleşmelerine çok da şaşırmamak gerekir.  Sevgi zorundalık faktörü üzerine kurulu bir duygu değil ve başka bir kişiyi değiştirilemeyecek bir gerçeklik olarak kabul ederek yaşamak ancak çaresizlik içindeki birinin kabullenişiyle mümkün olabilir bunu da biliyorum. Teknolojiyle hayatımızın çevrelenmesinin ardından insanlara rahatça erişebildiğimize göre artık kimse çaresiz de diyemeyiz. Artık birisini sevmek istemek yeterli çünkü bulmak çok kolay. Eskiden susayınca su içmek için yollara düşüp köy çeşmesine kadar gitmeniz gerekiyorken şimdi evinizde elinizin altında musluklardan akıyor. Artık susuzluk yok! Musluklarımız yani telefonlarımızdaki aracı uygulamalar sayesinde elimizin altında sayısız eşleşme ihtimali var. Mutluluğa ulaşabilmek birkaç tık uzaklıkta. Dünyanın her noktasına tek tıklık bir mesafedeyiz. Dereler, nehirler, göller, denizler, okyanuslar bizim. Peki birisiyle tanışmak bu kadar kolayken nasıl oluyor da isteyerek eriştiğimiz bir birlikteliği devam ettiremiyoruz?  Çünkü kolay kazanılan kolay kaybedilir demiştik.

 

Kolaylıkla tanışıp birlikte olduğumuz bu insanları en azından başka insanlardan ayıran özelliklerini tanımaya, onları diğerlerinin bize ifade ettiklerine nazaran özgünleştirip değerli kılmaya yetecek kadar vakit ayırmazsak aramızda yaşanması muhtemel problemler karşısında denizdeki bir damla muamelesiyle akıntıya karışmalarına göz yumar dururuz. Çünkü bizim için “”zahmetine katlanmaya, emek vermeye, zaman harcamaya değmez” diyebileceğimiz kadar sıradan kalırlar, sadece uygulamada tanışılabilecek insan sayısını oluşturan bir rakamdan öteye gidemezler, piyasadaki fazlalığı sebebiyle değeri düşen ve düşünmeden harcanabilen bir para olurlar. İnsanların bu erişim bolluğunda birbirlerine arz ettikleri önem, hemen olmasa da yavaş yavaş çökmeye başlar. Önemi olmayan her şey gözden çıkarılabilir olduğu için dara düşen ilişkilerin sıkıntısı sırtlanmak istenilmemeye başlar. Yeni birisiyle sıfırdan başlayarak tekrar deneyebilme ihtimali, hayatımızdaki kişinin karşımıza çıkardığı sorunlarla boğuşmaktan daha kolayken o ilişki mantıklı olanı seçtiğine gereğinden fazla inanan biz insanlarca nasıl devam ettirilebilir ki? Ancak yanlış sorulara verdiğimiz yanlış cevaplar ile karar alıyor olduğumuzu fark etmemiz gerekir. Karakterleri farklı olan her iki kişi arasında şekillenen her ilişkinin de kendine özgü bir karakteri oluşur ve yürütümü ancak bu iki kişiye bağlıdır. Karakter yapısına göre davrandığımız insanlar gibi ilişkimizin de dinamiklerine, karakterine uygun hareket edebilmek gerekirken benmerkezci tavırlara kapılarak ilişkimizi parça parça yalnızlığa çekeriz. Ben tek kişiden ibarettir, yalnızlıktır. Biz olmayı unuttuğumuz an, ben ile baş başa kalırız ki bu yaşlandıkça içimizde yalnızlık korkusunu tetikleyen bir şeydir. Biz olmak en az iki ve daha fazla kişiye özgüdür. İlişkinin bu özgünlüğü onu değerli kılan yegâne şeydir. Bağlar ve sorumluluklar onu ayakta tutar. İnsanın en küçük güvenli alan çizgisidir ki toplum buna aile der. Bu özgünlüğün çizgisini silip dışına çıktığı takdirde bağımsız bir “diğer” kişi olur insan. İlişkinin otoritesine bağımlı olmaktan kurtularak bu özgünlükten özgür kalır.  “BİZ” olmaktan çıkarak “BEN” olarak devam eder yoluna.  Esas sorulması gereken de budur. Özgünü mü oldurmak istiyoruz? Yoksa özgürü oynamak mı istiyoruz? Bolluğun verdiği bu rahatlık, insan ilişkilerimizi ham madde olarak kullanıyor ve devamı gelmeyen sohbetler ve tek gecelik ilişkiler sunuyor. Hepsi de birbirinin aynı. Özgünlükten bihaber, bayağılıkta zirveler. Çünkü sahip olabilmek gözümüzü döndürüyor.

 

Doyum noktamız benim kurduğum kadar uzun cümlelerin sonunda bir yerde. İnsanlara erişebilme zenginliğinin sunduğu bu uçsuz bucaksız beden ve haz deneyimi, elindeki sevgi daha tükenmeyi geç yıllanmadan sıkılganlıkla yenisine sahip olmayı cazip kılıyor. Aidiyet bitiyor ve yerine ilişiksizlik başlıyor. Kimse kimseye muhtaç kalmıyor çünkü neyse ki herkes birbirine sahip olabiliyor. Ömrü kısa olan bu ilişkiler kısa mesafeli koşulardan ibaret olduğu için uzun mesafeli koşular için ciğerimiz yetersiz kalıyor. Nefesimiz yetmiyor arkadaşlar, aşkın dik yokuşlarında nefes nefese kalıyoruz çünkü kalbimiz artık tembel bir pompacı. O pompacının içindeki odun görmemiş alev şimdi bedenlerle beslenerek koca bir yangını körükleyecek. Sonra nefes nefese kalınan yataklarda partnerler gecenin sonunda çekip gittiğinde yalnızlık nefesini kesince içindeki o ateş de oksijensiz kalacak. Isınmak için daha çok yakmak isteyip cinsellik ormanında daha çok odun arayacak ve daha çok yorulacak herkes. Bir gün takatleri kalmayacak, gençlik ateşinin de sönmesiyle yalnızlığın soğuğunda donarak can verecek hayatı biriyle paylaşmaya dair hayaller. Geride kalan küllerin içinde yürekler is içinde geçmişe dönüp sadece bir kişinin sevgisinin belki daha az ama sürekliliği olan sıcaklığıyla sevilenin sıcacık kollarında ısınmayı umacak ama yalnızlığın daimî misafiri olarak umduğunu değil bulduğunu yemeye devam edecek insan. O zaman sağa kaydırarak sahip olduğun her insanın hayatını nasıl da birer birer kaydırdığını anlayacak. Belki de o insanlardan birisini sağa kaydırıp geçmektense onlardan birisiyle gönül dağının karlı tepelerinden sıcak sevgi eteklerine doğru kaymış olunsa mutluluğun düz ovasında el ele ve mutlu bir şekilde… neyse bu cümlenin de sonuna kısa cümle kurmakta yaşadığım zorluklar sebebiyle ulaşılamıyor gibi, siz bütün bu minnoş zincirleme tamlamalarından ne demek istediğimi anladınız. Sevmek ve sevilmek, bir ihtimal iken bizler sayesinde gerçekleşme mucizesine eriştiği takdirde aşk olur. Sevgi kalpten geliyorsa sahte olması, sahte olmayan sevginin bitmesi, bitmeyen bir sevginin ise akla ayrılığı seçtirmesi mümkün değildir. Ayrılığı seçmeyen bizler, birlikteliklerimizin tükenmesine engel olarak yalnızlıktan korunuruz. Böylece her biten ilişkinin ardından insanları da tek tek tüketip geriye kimsenin kalmadığı bir sabaha uyanmak yerine sahip çıktığımız insanın yanında yeni bir güne uyanırız. Bunu her gün sürdürerek geçirdiğimiz günlerin, ayların, yılların ardından zaman bizi yaşlandırmış olsa da yalnız kalmamış oluruz. Korkacak bir şey kalmadığını görürüz. Yaşadığımız toplumsal şartlar yüzünden eşcinsel ilişkilerimizin bir geleceği olmayacağı düşünülüyor olabilir. Zaten konuyu da eşcinsel ilişkiler üzerinden değil ikili insan ilişkileri üzerinden anlatmaya çalıştım ama bir önceki cümleme istinaden unutmayın güzellikler kıskanılır ve insanlar o güzelliğe yaptıkları yorumlarıyla kendi çirkinliklerini ve mutsuzluklarını bulaştırmaya başlarlar. Bu yüzden beraber yaşlanıp, son nefesinizi yanında verebileceğiniz kadar basit bir güzelliğe sahipseniz bunu toplum bilmese de olur. Bu güzelliği kendinize saklayıp huzurunun tadına sadece ikiniz bakın. Bunu birbirini sevmeden bir araya getirilmiş insanlar başarabildiyse, biz sevdiğimizi söylüyorken başaramayarak kimseyi kendimize güldürmeyelim.

Hazırlayan: nstrgt

12. SAYI

HOMOJENOku

İndir




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*