Kuir Yönetmen Xavier Dolan’dan Hayali Aşklar

Genç kuşak yönetmenlerden olan Xavier Dolan kendisi yazıp yönettiği bu filmle birlikte ikinci filmini yönetmiş. Başrolünde kendisinin oynadığı filmde yalnızlığı ve beklentilerin nasıl kötü sonuçlar doğurabileceğini, insan yaşamının zayıflığını gösteriyor.

Hazırlayan: Çiğdem Dağdeviren

Hayali bir yaşamın içerisinde, var olan ve olmayan aşkları hissederek yaşıyoruz sanırım. Var olan ve olmayan diyorum çünkü biz hissettiğimiz kadar varsak, aslında onlar olmadıkları kadar yoklar… Filme başlarken isimsiz konuşan kişilerin zamanında yaşadıkları ve yaşayamadıkları aşklarının hikâyelerini duyarak devam ediyoruz. Yer yer geri dönüşler olsa da bu yaşamların hikâyelerini kendimiz ile özdeşleştirerek aslında kendimizi görüyoruz konuşmalarda… Genç bir yönetmen olarak çok iyi işlere adım atmış ve başarılı filmler üretmiş Xavier Dolan, Hayali Aşklar filmi ile istediği başarıyı elde edemese de çok iyi bir film ortaya çıkarmış. Yazmış olduğu senaryo ile yaşamın içerisinden kesitler vererek hissettiğimiz şeyleri yüzümüze vurarak gösteriyor bize. Hayali aşklar iki arkadaşın aynı kişiye aşık olduğu andan itibaren hissettikleri duyguları mimik ve hareketler ile çatışmasını bize gösteriyor. Aşık olmanın güzelliği içerisinde bu film ile birlikte karşımıza çıkan ulaşılamamak ve aslında belirsizlik. Hayatın belirsizliği içerisinde emin olunamayan duyguları, bunun yanı sıra kişinin hissettiği duyguların içerisinde yaşadığı çöküşü yansıtıyor. Üç karakterin etrafında dönen film içerisinde isimsiz ve kimliksiz olan birçok karakter konuşarak yer almakta. Bir masanın etrafında kamera karşısına geçerek yaşadıklarını anlatan insanlar aslında yaşadıkları hayali duyguların gerçekliğini biraz da sorgulayarak ele alıyorlar. Biz de bu film ile birlikte sahnelerin çekiciliği ve iki arkadaşın duygusal ve nesnel olarak çatışmasını görüyoruz.

İki yakın arkadaş olan Marie ve Francis bir akşam yemeğinde eve konuk olan gizemli, çekici, yakışıklı olan Nicolas ile tanışırlar. İki arkadaşın beğenileri filmin ilerleyen sahnelerinde anlaşılacağı gibi birbirine o kadar yakındır ki aynı kişiden hoşlanmaya başlarlar. Yönelimi gey olan karakterimiz Francis yani aslında yönetmenimiz Xavier, bir nebze canlandırmış olduğu karakterle aslında kendisini yansıtmış. Marie ile olan çatışmasında ona bakışları, yüzünde beliren ifadeler ve vücut hareketleri karakterin başarılı şekilde canlandırıldığını göstermekte. Marie yaşamı açıkça belli olmayan, sınırlı kareler ile mekânsal olarak gördüğümüz, yaşam alanından uzak olduğumuz bir karakter. Bunun aksine Francis ve Nicolas’ın evlerini görüyoruz ve onlar hakkında fikir edinebiliyoruz. Film içerisinde üç karakterin duygusal geçişkenliği ve ilişkileri karşımıza çıkmakta. İki karakterimizin aksine aslında ikisine karşı da bir şey hissetmeyen ancak sürekli cilveleşen ve umut dağıtan bir karakter olan Nicolas var. Yaşamsal olarak çok büyük problemlere sahip olmayan ve ailesinin sürekli desteğini gören sosyal bir karakter olan Nicolas, bencil ve sadece kendi yaşamı etrafında dönen bir kişiliğe sahip. Ancak ona hissedilen duygular ve hislerin farkında olarak biraz da bu durumdan keyif alan bencilce bir yaklaşım… Bana göre tam olarak bir dram olan bu film türü, içerisinde komediyi de barındırdığı içi dramatik komedi olarak kabul edilmekte. Kanada yapımı olan film 2011 yılında sahnelendi. Genç kuşak yönetmenlerden olan Xavier Dolan kendisi yazıp yönettiği bu filmler birlikte ikinci filmini yönetmiş. Başrolünde kendisinin oynadığı filmde yalnızlığı ve beklentilerin nasıl kötü sonuçlar doğurabileceğini, insan yaşamının zayıflığını gösteriyor.

“Mantığın ötesindeki tek gerçek aşktır” diyerek başlayan filmde, mantığın ve arkadaşlık ilişkilerinin bir köşeye bırakılarak yaşanan duygusal sarsıntıların tek başına çözülemeyeceğinin psikolojik olarak yansımasını sağlıyor.
Sahneler devam ederken iki arkadaşın birbirine ne kadar çok benzediğini, sekanslar içerisinde aynı hareketleri gerçekleştirmelerinden anlıyoruz. Birbirlerine çok benzeyen iki arkadaş, davranışsal olarak tekrar ediyormuş hissi yaratıyor… Filmin neredeyse bütün sekanslarının flulaştırılmış olarak gösterilmesinin bir nedeni olmalı diye düşünüyorum çünkü neredeyse hepsi odaklanarak çekilmiş. Bunun tabiki sinematografik ve sanatsal olarak anlamının var olmasından ziyade, karakterlerin kişiliklerine ve mimikleri ile bütün anlamın yaratılmasında yattığını düşünüyorum…

Aşkın mantığın önüne geçerek arkadaşlığı geri planda bıraktığını ve duyulan arzunun etrafında nasıl dönüldüğü yansıtılmış. Ulaşılamayan aşklar sonucunda başka bedenlerde onu arama gerçeği, karakterlerin başka kişilerle seviştiğini gördüğümüzde anlıyoruz. Çünkü iki karakterimiz de ulaşamadıkları her günün sonunda başka biriyle sevişerek onların bedeninde Nicolas’ı bulmaya çalışıyor. Böylelikle hissedilen duyguların ve bedensel arzuların birbirine karıştığı, anlamın akılda bütünleşerek hayali bir dünyanın içimizde yaşatıldığı anlatılmış.
Film içerisinde cinsiyetin ön plana çıkmadığını görürüz. Yargıların bir gerçeklik olarak yüzümüze vurulmadığı bu film içerisinde cinsiyetsizliği ve aslında sahip olunan biyolojik bedenlerin, kadınlık ve erkeklik karakterini belirlemediğini aksine yaşam içerisinde ve doğal seyrinde ilerlediği görülür. Filmde bu konuyla ilgili dikkatimi çeken tek şey, Nicolas’ın “benim gey olduğumu nasıl düşünürsün” repliği idi… Burada bana bir şey hissedemezsin anlamı mı yaratılmaya çalışılmış veya küçümsenmiş mi çözümleyemedim. Ama gey olduğunu bilmese bile sana tabiki aşık olabilir Nicolas’cığım diyorum… Ağır çekimler, flu sahneler, kullanılan müzikler… Dünyadan izole edilmiş üç ana karakter ve isimsiz karakterlerin yaşadıkları aşkların nasıl hayali olduğunu ve aslında aşklarımızı kendi beklentilerimiz ve anlamlandırmalarımız ile yaşadığımızı gösteriyor. Filmin içeriğinden ve sahnelerinden bahsetmedim çünkü sahnelerin estetikliği ve anlamların konuşarak değil de mimik ve davranışlarla ortaya çıktığı bu filmde karşılıksız aşkları ve farklı yaşam tarzlarının insanlarda yarattığı anlamları göstergesel olarak anlamamızı sağlıyor. Karakterlerin davranışlarını ve filmin içerisinde yaşanan olayları anlattığımda bütün büyüsünün bozulmasından korktuğum için izlemenizi tavsiye ederim…

Homoseksüelliğin veya heteroseksüelliğin egemen olmadığı, cinsiyet ve yönelimlerin eşit anlamlar taşıdığı özel bir film olarak tarihe geçen “Hayali Aşklar” gerçekten de aşkın hayatımızda her şey veya hiçbir şey olmadığını anlamamız için güzel bir örnek oluşturmuş. Arkadaşlığın ve aşkın çatışma içerisine girmesi, cinsiyetlerin ve yönelimlerin üstünlüğünü göstermek için bir araç olarak kullanılmamış, eşit duygusallık ve mücadele ile ötekileştirilmeden yansıtılmış. Burada tabiki yönetmen ve senaristin gey olması büyük bir etkene sahip…

 




Be the first to comment

Leave a Reply

Your email address will not be published.


*